Öykü Şerif Lokum

Şerif Lokum – 10. Bölüm – Zidane ve Şahane Pazar

By on 2 Mayıs 2015

“Zambaklar en ıssız yerlerde açar” diye diye koşarak Vuslat Kafe’ye geldi Şerif. O sırada Yaman ile Tahsin oturmuş, kahvaltılarını yapıyorlardı. Tahsin, ekmek arası domates yerken, Yaman ise soba ateşinin üzerinde kızartılmış ekmeğe Bizim Yağ sürüp yiyordu. Şerif sırılsıklam bir şekilde yanlarına oturdu. Yaman, Şerif’e bir bardak çay kattıktan sonra sordu.

Y.Ö: Hayırdır Şerif bu ne hal?

Ş.L: Zambaklar en ıssız yerlerde açar.

T.T: Ve vardır her vahşi çiçekte gurur da sabah sabah şiirler gazeller hayırdır Şerif birine mi âşık oldun?

Ş.L: Zehra’nın yerini söylüyor işte bu dize.

Y.Ö: Nasıl?

Ş.L: Bakın, Muhsin Hoca’nın odasını incelediğimizde birkaç şiir kitabı var demiştim. Bunlardan biri de Sezai Karakoç’un tüm şiirlerinin bulunduğu kitap. Aynı zamanda Polis, Beş Şehir, Güneşin Oğlu, Sen Aydınlatırsın Geceyi, Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi ve Issız Adam filmleri vardı. Diğer 5 film Onur Ünlü’ye ait. Belli ki hoca tam bir Onur Ünlü hayranı idi. Zehra’nın gönderdiği mektupta şiir kitabı olarak “gidiyorum bu*” yu hediye etmiş ki bu kitap Onur Ünlü’nün, Ah Muhsin Ünlü mahlası ile yazdığı şiirleri içerir. Lakin bu kadar Onur Ünlü hayranı olan kişinin şiir kitapları arasında neden “gidiyorum bu” yok ve de Issız Adam’ın o filmlerin arasında ne işi var?

T.T: Adam beğenmiştir yani…

Ş.L: Elbette olabilir lâkin neden beğendi. Issız Adam’da ne oluyordu?

Y.Ö: Bir erkek var, bir de kız. Bunlar plak falan ararken bir kitapçıda karşılaşıyorlar.

Ş.L: Bingo. İstanbul/Beyoğlu’ndaki bir kitapçıda karşılaşıyorlardı.

T.T: Şerif çok basit şeyleri birbirine bağlıyorsun.

Ş.L: Bakalım.

Şerif telefonu ile abisini aradı. Abisi o gün sabahtan Muhsin Atalar’ın evini incelemeye gidecekti. Abisi telefonu açınca, sesi hoparlörlere verdi.

Ş.L: Abi günaydın. Evde misiniz?

H.C: Evet.

Ş.L: Abi evde kitapların olduğu bir yer var mı? Raf vesaire.

H.C: Şu an tam onun karşısındayım.

Ş.L: Peki orada hiç “gidiyorum bu” diye bir kitap var mı? İnce bir kitap, kırmızımsı bir kapağı var.

H.C: Burada yok ama oturma odasında sehpanın üstünde sanıyorum vardı. Dur bekle.

H.C: Kitap şu an elimde.

Ş.L: Kitabın ilk sayfasını açsana, ne yazıyor?

H.C: Muhsin Atalar, 26.03.2005, İstanbul/Beyoğlu, altında bir cümle daha var.

Ş.L: Ne yazıyor?

H.C: Cahit Zarifoğlu’nun lise yıllarına döndüren iki göz.

Ş.L: Tamam abi kolay gelsin. Bu sırada mektubu yazan kişi İstanbul/Beyoğlu’nda bir yerlerde oturuyor.

H.C: Tamamdır. Ben yeni şeylere ulaştıkça seni ararım küçük pislik.

Şerif Lokum telefonu bir komutan edası ile kapatmıştı. Konuşmaya devam etti.

Ş.L: Zambaklar ne alaka diyeceksiniz? İlk başta Zambak bahçesi olarak düşündüm ama bunu bilmek çok zor. İnsan evinde de zambak yetiştirebilir. Beyoğlu belediyesinin bir uygulaması var. Beyaz Zambak adı altında. Hijyenli lokantalara bu bayrağı veriyorlar. Yani Zehra’yı bulduk. Bu hafta sonu İstanbul’da alemlere akıyoruz. Bu olayla ilişkilendiremediğim tek nokta var. Demiş ki “bu mektubu ah’lar ağacının altından yazıyorum.” Didem Madak’ın bir şiir kitabı ama alaka kuramadım.

Y.Ö: Belki sevdiğindendir illaki bir alakası olması gerekmiyordur.

Ş.L: Bence her şey her şeyle ilgilidir. Mesela şu kolumu yukarı kaldırdığım zaman tüm birçok atomun yeri değişti. Birbirine uygulanan kuvvet değişti. Etkiledi yani.

T.T: Yüksekten bir taş atarsak, yere düşünceye kadar belli bir ivme ile hızlanır eğer ortam sürtünmesiz ise. Biz de öyleyiz yaşadığımız zaman algısı da. Çocukken zaman geçmek bilmezdi. Şimdi zamanı yaşayamıyoruz. Gittikçe hızlanıyor, hızlanıyor. Belki hayatta karşılaştığımız zorluklar bize karşı bir sürtünme kuvveti oluşturduğundan ara sıra bu hızı hissetmiyoruz.

Y.Ö: Çocukluk dedin de benim aklıma renk renk bisiklet paletleri geldi. Çok güzeldi çocukluğumuz. Hep güzel anılarla dolu gibi geliyor. Neden bilmiyorum.

Tahsin ayağa kalktı. Ceketinin kollarını sıvadı. Usulca çayını karıştırıp, uzaklara baktı. Böyle yapıyorsa uzun bir tirat atacak demekti. Tiyatro kulübüne gittiğinden beri çok güzel tiratlar atıyordu. Çayından bir yudum içip konuşmaya başladı.

“Merhaba, ben Tahsin Talim. Çocukken bana kısaca Tata diyenler de oldu ama çok uzun sürmedi. Bir çocuğun burnunu sırf bu yüzden kırdım, itiraf ediyorum, evet, ağır olmuş olabilir ama bazı sonuçlar için kesin adımlar atmak gerekir. Ben çocukluğumda Gemilerde Talim Var adlı şarkıyı çok severdim. Sırf o şarkı yüzünden, ne yalan söyleyeyim, Bahriyeli olmak istemişimdir. Hatta bir gün annem beni bir Bahriyeli abi ile tanıştırmıştı. Siyah saçlı, siyah gözlü, jilet gibi bir delikanlı, bembeyaz üniforması; yani abi resmen ateş ediyordu. Dedim ben de böyle olacağım ammavelakin hayat bizi getire getire bir mühendislik fakültesinin tozlu laboratuvarlarına getirdi. Aslında unutmuştum içimdeki bu Bahriyeli olma sevdasını. Ta ki İncesaz’ın son albümündeki Bahriyeli adlı şarkıyı dinleyene kadar. Kim bir mühendise şarkı yazmış ki?

 Bu hayatta herkes bir yerlere koşturuyor, herkes birilerinin peşinden koşuyor. Kimi katillerin peşinden, kimi cool olmanın peşinden, kimi yüksek not peşinden, kimi kitapların peşinden… Ben koşmamak için elimden geleni yapıyorum. Biliyorum ki koştukça hızlanacağız ve hızlandıkça, anı yaşamıyor olacağız. Anı tüketmeye başlayacağız. Hukukçular eşya hukukuna vakıf olacaklarına keşke eşyanın sırrına vakıf olsalar.

Diyorum ki hızlandıkça ölüme daha da yaklaşacağız. Biz hızlandıkça zaman da hızlanacak işte görecelilik teoremi de buna benzer bir şeyler söylüyordu yanılmıyorsam. Ben eskide kalmak istiyorum. Yavaşlığa övgüler dizmek istiyorum. Her gece dua ediyorum Allah’ım beni yavaşlat* diye. Çocukluk yıllarımda kalmak istiyorum. Bunun için her cumartesi akşamı âlemlere akarım. Kimseye haber vermeden, tek başıma. Gittiğim yerler publar veya meyhaneler değil, kafa bulmak için rakı ya da viski içmiyorum. Yetimhanelerde cumartesi geceleri çocuklara masal okurum ve ardından hep beraber ılık süt içip çikolatalı kurabiyeler yeriz. En kafa çilingir sofrası yemin ediyorum. Çocukların kafası çok güzel. Bir kere saçmalayabilme özgürlüğünüzün her hakkı saklı. Ayrıca o küçük çocuklardan iyi geceler öpücüğü almak ya ben bunu anlatamam ki bu duyguyu aksettiremem ki… O an Adriana Lima gelse çıkma teklifi etse, düşünmeden reddederim. Çocukla çocuk olunmaz derler ne kadar da yanlış bir söz hayır çocukla çocuk olunur. Bana çocuk gibisin diyen insanları ayrı bir seviyorum, daha güzel bir iltifat olamaz bence.

Çocukluk diyorduk. Hatırlıyorum çocukluğumda bir bisikletim vardı. Bisikletimin tekerleklerinde rengârenk paletler. Bazen motor gibi ses çıkarsın diye arka tekerleğe pet şişe sıkıştırırdım. Şükran Teyze’yi az rahatsız etmedik. Bazı arkadaşlarımda elektronik korna vardı. İçinde bir sürü ses tabi gıpta ederdim o arkadaşlara. Bizim çocukluğumuzda kıskanma yoktu ki anca gıpta etme vardı. Akşam ezanı okunmadan eve gelirdim. Tabi üstüm toz toprak. Annem ilkin bir kızardı sonra su ısıtır sobanın kenarında sıcak bir banyo keyfi. Banyo yaptıktan sonra hele Pazar günü ise Şahane Pazar’a bakılırdı ailecek. Hiç sevmezdim akşamdan çanta hazırlamasını. Hayatım boyunca hiç planlı bir insan da olamadım. Geceleri uyumadan dua ederdim o zamanlarda. Allah’ım derdim ne olur Süper Mario’nun son bölümünü geçeyim. Son bölüm yani 8-4 cidden zor bir bölümdür. Doğru boruları bulamazsanız sonsuz bir kısır döngü içine girebilirsiniz. Harçlıklarımı biriktirip, kaset değiştirirdim. Bozulan kolları kendim tamir ederdim. Maharetli çocuktum doğrusu. Kahvaltıda ise domatesli ekmeğe bayılırdım. Tatil günleri çizgi filmleri izlemek için erkenden uyanırdım. Demek ki işin ucunda zevkli bir şey varsa uykudan çok rahat feragat edebiliyor insan.

Bazen düğünlere giderdik, gelin ile damat Hercai adlı şarkıda dans ederdi. Üzerinde Pokemon tişörtü olan çocuklar, sahneye dikkat kesilirdi çünkü her an birisi para saçabilirdi düğün alanına. Arkadaşlarından ve asıl en büyük düşmandan yani çalgıcının çırağından hızlı olmak gerekirdi. Bir gün ben de para kapmak için atıldım ve de 5 lira kapmıştım. O zamanlar Magnum 2 lira falan düşünün 5 lira ne kadar büyük bir para. Hatta 5.ooo.ooo lira. O zamanlar 6 sıfırlı dünyamızda ekonomik sıkıntılarla boğuşuyorduk ama sevinçlerimizde de hüzünlerimizde de daha samimi idik. Hayat piksellerin ardında değil, sokaklardaydı. Şimdiki çocuklar sokağa çıkmıyor. Bakıyorum çocuk iPad’den saçma sapan oyunlar oynuyor. Biz de oyun oynardık ama atari vardı abi. Ben Kontra’yı da severdim ha bir de tabi Goal 3. Topu kaldırıp vurunca hani top, muz falan olurdu. Çok zevkliydi lan. Ataride bir de oyunu kaydetme şansın yok. Kapattın mı en baştan başlamak zorundasın. Hiç unutmam bir gün geçemediğim bir oyunu oynuyorum. Baya ilerledim. Bölüm sonu canavarındayım. Annem gelip demesin mi Rosalinda başlayacak, atariyi kapat. Tabi evde nerede 2-3 televizyon, nerede bilgisayarlar… Anne diyorum, hafta sonu tekrar bölümünü izlesen. Yok diyor, ben Rosalinda’ya bakacağım. Mecbur boynu bükük kapatıyorum atariyi. Bir gün yine annem Çirkin Betty’i izliyor, bir anda görüntü kayboldu. Lan ne oldu demeden bir baktık, meğer 7 katlı Kames topu, bizim antene çarpmış. Babam çıktı çatıya, düzeltti. Bizim zamanımızda çizgi filmler bile buram buram kalite kokuyordu: Ninja Kaplumbağalar, Şirinler, Pokemon… Pokemon efsane çizgi film, her bölümünü kaç defa izledim bilmiyorum.

Bir de soba üstünde ekmek kızartıp, tereyağı ya da margarin sürüp yemek, yanında peynir oldu mu off ki ne offf… Tabi biz şu an soba güzellemesi yapıyoruz ama bir kadının kâbusudur damlayan sobalar ve boruların ekleme yerlerinde sallanır boş sana kutuları. Kırk yılın başında bir halı alınır bin bir hevesle çeyizlik halıdan sonra aldığın ilk halındır. Kendi zevkine göre, oturma grubu ve perdelerin uyumuna göre almışsındır. Gözün gibi bakarsın ama siyah bir damla akar ve tüm ahenk kaybolur. Evi yazın badana yaptırmışsındır, o sırada bir bakarsın soba akmaya başlamış. Elbiselerin kuruması için sobanın üstüne çamaşırlık asılırdı. Lodoslu geceler, uykusuz gecelerdi babalar için sobalı evlerde.

Diyorum 10 numara bir çocukluğumuz vardı. Sahi 10 numara Hagi demek UEFA Kupası demek. Monaco’ya atılan efsane gol demek. Sonra Milan vardı. Şu an batan ama bir zamanlar gönüllerde taht kuran Milan. Henry’li Arsenal… Futbolcu kartları vardı bir de… Zinedine Zidane… Bir de yumiyum adlı bir şeker…”

Son iki cümlesinden sonra Tahsin Talim duygulandı, gözleri doldu. İzin isteyip lavaboya doğru giderken, ne Şerif ne de Yaman bu olana bir anlam verememişlerdi.


Elif Damla salonun kapısını açtığı zaman, Bahar’ı yine televizyon izlerken buldu. Yine mi Müge Anlı diyecekti ki bir baktı Bahar, Sihirli Annem’in çıkmış bölümünü izliyordu. Betüş Peri, Perihan, Taci, Avni ve daha niceleri… Normalde ders çalışması lazımdı ama oturup o da Bahar ile beraber izlemeye koyuldu.

–              Elif, hatırlıyorum böyle küçükken bana Barbie bebekler alırlardı tabi ben onların saçlarını hiç beğenmezdim. Hepsinin saçını kendi kafama göre keserdim. O yüzden şu an hiç güzel Barbie bebeğim yok.

–              Ben de çocukken bu yemek yedirilen bebeklerden istemiştim hep ama pahalı diye almıyordu ailem. Ben de yemediğim yemek artıkları ne varsa karıştırıp, şırınga ile oyuncak ayıma yediriyordum. Tabi günler geçti, benim odamdan kötü kötü kokular geliyor. İlk başta anlayamadık ta ki annem bir gün temizlik yaparken, oyuncak ayıyı sıkması ile acı gerçek ortaya çıkınca.

–              Tam bir Ay Savaşçısı hayranıydım. Onun elbisesine benzer bir elbisem vardı. Saçımı da kırmızı kurdele ile bağlayıp, ben Ay Savaşçısıyım diye bağırarak evde koştururdum.

–              Barış Manço’nun programında bir çocuk çıkmıştı hani demişti ya ben şu siyahlıyı beğendim, onunla evlencem diye. O kız bizim mahalledendi. Baya kıskanmıştım ben çıkamamıştım o çıkmıştı.

–              Ben Zeyna’yı da çok severdim.

–              Hangimiz seksek oynamadık sokaklarda çılgınlar gibi.

–              Gelsene sana odamda nostalji kutumu göstereyim. Çocukluktan sakladığım birkaç şey var.

Elif ile Bahar televizyonu kapatıp, Bahar’ın odasına geçerken, Bahar telefonundan Sibel Can – Padişah’ı açmıştı. Bahar’ın odası dağınıktı baya. Dapdağınık hatta. Güzel bir kız olmanın ilk şartı dağınık olmaktı galiba. Bahar kutusunu çıkardı, sanki çeyizlik sandığını açıyormuşçasına özenle açtı. Kutunun içinde neler yoktu ki: “Kalıp alçıdan yapılmış şeyler, bir adet Barbie bebek, bir adet sanal bebek, Hakan Peker posteri, Murat Kekilli’nin ilk kasedi, Ay Savaşçısı’nın sopası, bir adet bez bebek, kokulu silgi…”

Bahar bunları tek tek gösterip, özelliklerini açıklıyordu Elif’e. Bir anda Bahar’ın telefonu çalınca, Bahar telefonla konuşmak için dışarı çıktı. Elif ise kutunun içindekilere bakıyordu. Kutunun altında gizli bir bölme olduğunu fark etti. Açsa mı açmasa mı tereddütte kaldı, ama bir anlık merak duygusu ile açtı. Büyük bir ihtimal mektup falan olacağını düşünürken sadece iki şey vardı: bir adet kelebekli toka ve de yumiyum kabı.


Tahsin lavabodan gelir gelmez, “bu konu hakkında herhangi bir soru istemiyorum” diyerekten arkadaşlarını susturdu. Masada sessizlik olunca, televizyonu açtı.

“Son dakika: İstanbul Beyoğlu’nda patlama var. 2 ölü 7 yaralı.”

Şerif bu haberi duyunca göğsü sıkıştı. Kafasını toparlayamadı. Müsaade istedi bir de Yaman’ın arabasının anahtarını. Bu tür durumlarda rahatlamak için mezarlığa giderdi. Yol üstündeki kitapçıdan Ah’lar Ağacı adlı kitabı aldı. Mezarlığın başında bekleyen görevliye Muhsin Atalar’ın nereye gömüldüğü sordu. Cevabını alınca, mezardakilere dua ede ede Muhsin Atalar’ın mezarına doğru yürüdü. Muhsin Atalar’ın mezarını uzaktan görünce şok oldu. Mezarın üstü tamamen beyaz zambaklarla kaplanmıştı. Başında gece mavisi renginde şapkası olan bir kadın, biraz Kur’an okuyor sonra duruyor biraz da şiir okuyordu. Şerif’in hisleri bu kadının Zehra olduğunu söylüyordu. Yüzüne bir gülümseme geldi. Demek ki Zehra ölmemişti. Tam bu sırada Zehra, Şerif’in onu izlediğini anladı. Güneş gözlüğünü takıp, koşar adımlarla oradan uzaklaşmaya başladı. Şerif tam peşinden koşacak gibi olduysa da Zehra izini kaybettirmişti. Muhsin Atalar’ın mezarının başına gitti. Elindeki şiir kitabından bir tefeül* yapacaktı. Açtığı zaman karşısına şu dizeler çıktı:

“En iyi hikâyeleri ölüler anlatır/ Ölülerin anlattığı hikâyeler/ İnşirah suresi gibi insanı ayartır”

Tüm bunları düşünürken Şerif, iki adet izbandut gibi gözlüklü adam yanına geldi. Ellerindeki silahı Şerif’e doğrulttu.

  • Zehra nerede?
  • Bilmiyorum.
  • Bak delikanlı hayatını seviyorsan, söylersin.

Şerif iki adamın gözlerinin içine bakarak güldü.

  • Ölülerin arasında, ölümle burun buruna gelmek, çok da korkutmuyor beni. Hem siz bilmez misiniz ki Tekvir Suresi 29. Ayet’te “Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz” der. Yani öleceksem her türlü ölürüm, ölmeyeceksem de üstüme atom bombası atılsa nafile.
  • Delikanlı, bana edebiyat yapma. Bizim ciddiyetimizi anlamadın galiba.

Güneş gözüklü adamlardan biri cebinden bir zarf çıkardı.

  • Al bu zarf sana. Patron’dan büyük emir var. Ya Zehra’nın yerini söylersin ya da…

İki el silah sesi duyuldu.

Şerif kelime-i şahadet getirdi.

Lâkin kurşunlar onu değil, iki izbandutu öldürmüştü.

Etrafına baktığında Şerif, koruyucu meleğinin Zehra olduğunu gördü.

Zehra onu takip etmesini söyledi beraber Zehra’nın arabasına doğru gittiler. Yol boyunca hiç konuşmadılar. Şerif kendisine verilen zarfı açtı. İçinde birkaç fotoğraf vardı. Fotoğrafta başörtülü bir kız vardı. İlkin bu kişinin kim olduğunu tanıyamadı. İçinden Yusuf seslendi:

“Züleyha bu, baksana gözlerinden belli. Tesettüre girmiş. Bir de dedektif olacaksın… Sen ne biçim bir insansın. İnsan hiç eski….”

Şerif sinirlenerek “iç ses bu bahsi kapa” dedi. Fotoğraflarla beraber çıkan kâğıdı açtığında şu cümle ile karşılaştı.

“ZEHRAYI ÖLDÜR, ZÜLEYHAYI ÖLDÜRMESİNLER”

3. Bölüm Sonu

*: Duanın tamamı için tıklayınız.

*: tefeül: TDK’ya göre fal açma, hayra yorma olarak tanımlanan bu kelime genellikle bir kitaptan bir yeri açıp, onu hayra yorma manasında kullanılır.

TAG
RELATED POSTS

Bir Cevap Yazın