Şerif Lokum

Şerif Lokum: Son Çağrı (Bölüm 2)

By on 9 Aralık 2019

Abim elinde adamın geçmişine dair dosyasını okurken, ben mekanı incelemeye başlıyorum. Adamı otopsi için asılı yerden aldıklarında fark ediyorum. Odanın bir kısmı olabildiğince dağınık iken diğer bir kısmı ise olabildiğince düzenli. Eski zamanlardan bir radyo var masanın üstünde. Cam sürahi yarısına kadar su dolu. Kitap namına bir şey yok. Birkaç eski tarihli gazete kanepenin üstünde. Bir iki eski fotoğraf. Olay yeri inceleme, parmak izi için çalışmalar yapıyor. O sırada gazetelerin altında kalan bulmaca ekine bakıyorum. Tek bir soru cevaplanmış. “Kimyasal bir tepkime: YANMA” Gerek yol yorgunluğundan gerekse ortamdaki iğrenç kokudan dolayı detaylara pek inemiyorum.

Abimle beraber evden çıkarken, abim başlıyor kısaca anlatmaya.

  • Adam emekli bir öğretmen. Evlenmemiş yıllar boyunca. Pek komşuları ile ilişkisi yokmuş. Neden böyle öldürüldüğüne dair hiçbir fikrim yok. Ne borcu var ne de alkolü falan. Kendi halinde bir adammış.
  • Ortam çok alegorikti. Yarın tekrar gelip bakacağım.
  • Tamamdır. Akşam evde görüşürüz benim şimdi tekrardan emniyete dönmem gerek.

Pasaport limanının oralarda yürüyorum. Bankın birinde oturmuş birisi Malboro’sunu yakmış, tüttürüyor. Etrafta başka bank olmadığından ben de oturuyorum.

  • İster misin?
  • Yok eyvallah kullanmıyorum. Ben pasif içiciyim.

Adam sonra masadan kalkıyor. İlerideki dükkandan bir adet ice-tea bir adet light kola alıp yoluna devam ediyor. Light kolayı içerken bir sigara daha yakıyor. Ben Ege denizini izliyorum. Hem yol yorgunluğu hem de gelir gelmez bir cinayet dosyası ile karşılaşmak beni yoruyor. O sırada elinde peçete olan küçük bir çocuk yanıma yaklaştı.

  • Abi peçete alır mısın abi?
  • Teşekkürler
  • Abi bir peçete…
  • Israr etme!

Çocuğu terslemek istemezdim aslında. Lâkin yorgun olduğunuz zaman sinirlerine hakim olamıyor insan. Çocuk mağrur bir şekilde yanımdan uzaklaştı. Ben ise sahil kenarı boyunca yürümeye başladım. Üçyol’un o meşhur merdivenlerini çıkmazsam kendimi İzmir’e gelmiş saymazdım. Zamanında bu merdivenleri sağanak yağmurun altında az mı çıkmamıştım. Vesveselerim ve ben burada sükunet bulurduk. O zamanlar kendimi, duygu ve düşüncelerimi zül addetmezdim. Ne zamanki gönlümde ziller çalmaya başladı işte o zaman anladım ki züllere meyyal kalbim.

Yalnız başıma kenarda otururken başka bir küçük çocuk geldi. Elinde bir masal kitabı: Karanlık Şehir. Yanıma oturdu başladı kitabını okumaya. Dayanamayıp sordum: “Güzel mi bari kitap?” Durdu bana bir baktı sonra etrafına baktı. Sonra parmağı ile ona yanaşmamı istedi. Kulağımı yanaştırdım. Fısıldayarak

  • Kitap güzel ama ben başka bir şey için okuyorum
  • Neden?
  • Ben çünkü Göksu karakterine âşık oldum.
  • Bu yaşta mı?
  • Büyükler için çocuk ruhlu olmak nasılsa ben de küçükler için büyük ruhlu birisiyim ki hem.
  • Peki, iyi okumalar.

Sonra oturduğum yerden kalkıp tekrar dolaşmaya başladım. Vapura atlayıp doğrudan Karşıyaka oradan da Mithatpaşa kütüphanesinin yolunu tuttum. 27 – 28 yaşlarında olan bir kadın önünde küçük beyaz notebooku sayfa sayfa notları ile bir şeyler karalıyor, olmuyordu. En son önündeki kağıda “biz kırıldık daha da kırılırız kedi” yazdı. Sanıyorum aradığı cümleyi bulmuştu. O sırada ben de başıboş, geçmişte kalan hatıralarımla beraber kütüphaneyi dolaşıyordum. Tam kütüphaneden dışarı çıkacakken kafama yediğim o darbe ile bayıldım…

Gözümü açtığım zaman ellerim bağlı, karşımda üç çocuk… Arkadan kahkaha sesleri. Önümde deste deste peçeteler… Sırf bir çocuğu azarladım diye beni kaçıracak halleri yoktu. Yoksa bu kadar psikopat mıydı arkamızdan gelen nesil? İki kişi Arapça bir şeyler söyledikten sonra diğeri bana dönüp sordu.

  • O evde ne işin vardı?
  • Hangi ev?
  • Emekli öğretmen Fehmi Zülfikar.
  • Öyle birini…
  • Kes maval okumayı. Bugün seni komiser Candan ile beraber orada görmüşler.

Gözüm karanlığa alışmıştı. Duvardaki yazıyı okuyabiliyordum: “Hepimiz Alper Kamu’nun Askerleriyiz.” Benim sessizliğimden işkillenen çocuk tekrar sordu.

  • O evde ne işin vardı?
  • Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?

Çocuk soru karşısında afallamıştı. Demek beni tanımıyordu. Hayreti mucip yani. Oysa ben kendimi Megastar Tarkan veyahut Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan gibi falan görüyordum. Afallaması beni üzmüştü. Belki adımı duyunca bilir diye kasıla kasıla söyledim.

  • Ben ünlü dedektif Şerif Lokum.
  • Valla biz buralarda pek bir ününüz yok Şerif Bey.
  • Sağlık olsun.
  • Demek ölümü araştırıyorsunuz. Biz de Fehmi Öğretmenimizin neden öldürüldüğünü araştırıyoruz. Belki bize bir yardımınız olabilir.
  • Siz neden araştırıyordunuz ki?
  • Fehmi öğretmen bizim en büyük tedarikçimizdi.

Yanındaki iki çocuk şüpheyle bana soru soran çocuğa baktılar. Çocuk bir el hareketi ile sakınca mahal vermeye gerek olmadığını belirtti ve devam etti.

  • Bize her gün Ülker Çikolatalı Gofret, Cips falan verirdi. Biz de ona ekmek, gazete falan alıp getirirdik ama şimdi biz Yedi Güzel Çocuk Tayfası yeniden öksüz kaldık.
  • Gençler anladığım kadarı ile hepimiz aynı saftayız o zaman bana niye esir muamelesi yapıyorsunuz?
  • Sen çünkü bugün bizim bir arkadaşımızı azarladın. Onun kalbini kırdın. O yüzden sana bu muamele müstahak.
  • Cidden özür dilerim lâkin o zaman sinirim bozuktu.
  • Her özür dileyeni affedecek olsaydık Dedektif Bey… Şimdi sana öyle bir ceza vermeliyiz ki bir daha yeryüzünde hiçbir çocuğun kalbini kıramayasın ve ibret-i alem olasın.

Bu küçük pisliklerin bana ne yapabileceğini düşünüyor bir yandan da onları ikna etmeye çalışıyordum. O sırada çocukların birisi cebinden kerpeteni çıkardı.

  • Şerif Bey çocukken çok şeker yemiş galiba birkaç çürük dişi var onları çekmek gerek.
  • Gençler ne yapıyorsunuz?
  • Boğaç gel sana iş çıktı.

O sırada iri yarı bir çocuk kapıyı açıp içeri girdi. Dillerimle ön dişlerimi kontrol ettim. Çocuk yaklaştıkça yaklaşıyordu. Sımsıkı ağzımı kenetledim. Çocuk yüzüme bir okkalı yumruk indirdi. Çocuk yaşına rağmen kuvvetli olan bu arkadaş bana epey acı vermişti. Tam ikinci yumruğu burnumun üstüne indirecekti ki dışarıdan bir çocuk koşa koşa geldi.

  • Ökkeş Başkan, Eda abla geldi.

Eda Abla ismini duyunca çocukların yüzünden hem mutluluğu hem korkuyu okumak mümkündü. Ökkeş tam bir şey diyecekti ki kapıdan tabiri caiz ise bir afet-i devran girdi. Doğal turuncu saçları, mavi-yeşilimtırak iri gözleri, beyaz teni, kusursuza yakın vücut hatları ile içeri giren kız şimdi benim adeta kurtarıcı meleğim olmuştu. O anda istemsizce kafamın içinden Candan Erçetin’in Melek isimli şarkısının sözleri geçiyordu: “Biliyorum, sen bir meleksin/ Bana yardım etmek için gönderildin.”

  1. bölümün sonu

 

Bu hikaye ilk olarak 31/12/2015 tarihinde Şimendifer Edebiyat bünyesinde Şerif Lokum Yılbaşı Özel olarak yayınlanmıştır.

TAG
RELATED POSTS

Bir Cevap Yazın