Şerif Lokum

Şerif Lokum: Son Çağrı (Bölüm 1)

By on 8 Aralık 2019

Şehre karanlık indi. Ayaz tüm keskinliği ile sokaklarda cirit atmakta. Sevgilisinin elini tutarak gözlerinin içine bakan çocuk: “Ben seni İstanbul’un boğazında değil; Ankara’nın ayazında sevdim.” derken kızın gözleri ışıl ışıl parlıyor. Dögol caddesi buram buram karbonmonoksit kokuyor. Ben, Şerif Lokum havayı öğrencilik ile bağdaştırıyorum. Hava soğuk, ellerim cebimde yürüyorum. Yol üstünde, ışıkların hemen kenarında, kazağı eskimiş bir Suriyeli genç var. Gel, sana tantuni ısmarlayayım diyorum. Çocuk kabul etmiyor. Yürüyorum uçsuz bucaksız caddenin sonu gözükmüyor. Yarım ekmek arası ciğer 2 TL imiş. Fiyatı nedense abartılı ucuz geliyor. Şüpheleniyorum. 200 TL olsa şüphelenir miydim bilmiyorum. İleride bir tabelanın üstünde Türk bayrağı var. Orası benim mekanım. Usulca Korykos’tan içeri giriyorum.

  • Vay Şerif hoş geldin.
  • Hoş bulduk abi.
  • Bu yıla da mı yalnız giriyorsun be evladım.
  • Aralık ayı ayrılık ayı demişler hem sizler varsınız. Bana ne yapacağını biliyorsun.
  • Var ol Şerif’im. Sen otur. Önden çayını gönderiyorum, için ısınsın.

Bu saatte sadece müdavimleri kaldığı için içeride sigara içen birkaç kişi var. Özellikle yılbaşı gecesini bir tantunicide geçirmek için ya Atakule kadar yalnız ya tantuni müptelası olmanız gerekir. Bende ikisi de mevcut. Yeni yıla az bir süre kala radyoda “Ah Bu Şarkıların Gözü Kör Olsun” isimli şarkı çalıyor, hepimizin gönlünde hafiften bir hüzün rüzgarı esiyor.

Köşede duran Arif Amca ceketinin cebinden siyah beyaz bir fotoğraf çıkarıyor. “Çoktan unuturdum ben seni çoktan” kısmını mırıldandıktan sonra hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Arif Amca’nın sevdiği kadın varmış: Leyla. Daha 17’sinde iken vurulmuş Leyla’ya Arif Amca. Tam işini eline almış, kızı isteyecekmiş ki…  Eve, askerlik kağıdı gelmiş.O zamanlar askerlik 24 ay. Bu ayaza rahmet okutan soğuklara sahip Sarıkamış’a gidiyor. Sıhhıyeci olarak çalışıyor, az biraz okuma yazması var. Mektuplaşmaya başlıyorlar. Arif Amca, her zarfı açtığında yeniden Leyla’sını görmüşçesine heyecanlanıyor. Her ne kadar çok sevse de zaman her şeyi yıpratıyor. Soğuk kış aylarından birinde sanki yavaş yavaş görüntüsü kaybolmaya başlayınca Leyla’nın; Arif Amca bir fotoğraf istiyor utana sıkıla.

Dağlara değil gönlüme karlar yağıyor Leylim. Gönlüme yağan karlar gül cemalini unutturmaya başladı Leylim…” diye başlayan bir mektupmuş anlattığına göre. İşte şu an elinde tuttuğu fotoğraf daha o zamandan kalma.

Son 10 saniyeye girilirken dışarıdan 10-9-8 diye bağırışmalar yükselirken, biz sadece radyonun sesini açıyoruz. “Aklımda kalmazdı yüzün ellerin…” kısmını mırıldanırken gözyaşları ile fotoğrafı okşuyor. Askerde iken köyde babasının borçları olan Leyla’yı babası Alamancı Raşit ile evlendirir. Leyla’nın gönlü yoktur ama gerek kardeşlerinin gerekse de babasının baskılarına dayanamaz ve evlenir. Almanya’ya gider. Leyla ayrılık mektubunu kaleme alamaz, Arif’in içi içini yer. Askerlikten dönünce olanları ailesinden öğrenince dünyası başına yıkılır. Uzun süre Almanya’ya gitmek için çabalar; bir haber almaya çalışır ama nafile. Ne mektup gelir ne de bir haber Almanya’dan. Bu bilinmezlik içinde bu yaşına kadar gelmiş işte Arif Amca.

Tantunimi yiyorum. Ömrümden bir yıl daha geçti. Eğer imkanım olsaydı yılbaşına girerken tüm camilerden sala okuturdum ki insanlar ölümü hatırlasın. Üç adet tantuniyi paket yaptırıyorum. Korykos’tan çıkıyorum. Dögol caddesi şimdi daha da boş. Ellerim de bomboş. Aklıma şarkılar geliyor. Hava ayaz mı ayaz ellerim ceplerimde… Ama arka planda her daim çalan şarkı belli: “âh bu şarkıların gözü kör olsun.”

Karşıdan siyah saçlı bir kız koşa koşa geliyor. Sanıyorum bir şeyden kaçıyor. Beni görünce yüzüme bir bakıyor. Benden bir cevap bekliyor sanki.

  • İyi misiniz? Korkmayın benden size bir zarar gelmez.

Der demez, kız sarılıp ağlamaya başlıyor. Hıçkıra hıçkıra ağlarken bir şeyler mırıldanıyor sanki. Dikkatimi verince anlıyorum: “Şimdi güvende miyim?”

Biraz daha ağladıktan sonra kendine geldi. İri gözlerini kocaman kocaman açıp bana baktı. “Şimdi güvende miyim?”

  • Sanıyorum evet. İsterseniz polis çağırayım?
  • Yok teşekkürler.
  • Eğer güvende hissetmiyorsanız evinize kad..
  • Gerek yok cidden. Teşekkür ederim. Biraz önceki hâlim için özür dilerim.

Sonra kız hızlı adımlarla yanımdan uzaklaştı. Ülkemizde kadınsanız öldürülmek için sadece var olmanız yeterli… Ben de yürümeye devam ettim. Bir aksilik olmazsa AŞTİ’ye kadar yürüyecektim. Sonra da bulduğum ilk bilet ile ver elini İzmir. Ayrıca günün ağarmasını Anadolu’nun minyatür hâli olan AŞTİ’de izlemek benim için büyük bir keyif. Sıcak simit ve bol karbonatlı çay. Ve memleketimden bin bir insan manzarası. Her bir surette bambaşka hikâyeler. Pamukkale firmasının en yakın 2+1 otobüsüne bir bilet alıyorum. Yolculuk başlıyor. Gece boyu uyumadığım için gözlerim hafiften kapanıyor.

Gözlerimi tekrar açtığımda kendimi Afyon Terminali’nde buluyorum. Sucuk dönerin kokusu beni kendime getiriyor. Yarım ekmek sucuk döneri gömüyorum. İleride bir amca tuvaletin başında duran adamla tartışıyor. Amcanın asıl argümanı şu: “İşemek de mi parayla kardeşim?” Bu tuvalet işletmesi enflasyona karşı her esaslı duruşu gösteren işletme. Enflasyonla mücadelede bir dünya markası. Kendimi bildim bileli aynı ücret: 1 Lira… 6 sıfırın atılması bile etkilemedi…

İzmir’e giderken arkadaşlara hediye olarak lokum götüreyim diyorum. Hatta kafamda hediyeyi takdim ederken kuracağım cümle bile belli: “Benim adım Şerif Lokum, getirdim size hediye Lokum.” Evet, iğrencim…

Her mola gibi benim molam da kısa sürüyor ve otobüse biniyorum. Yerime doğru giderken, koltuğun birinde dün gece bana sarılıp ağlayan kız oturmuş, sessiz sedasız uyuyor. Hemen şüphelenmeye başlıyorum bu ülkede meşhur bir dedektif iseniz her an her şekilde öldürülebilirsiniz. Yerime geçiyorum. Otobüs harekete başlayınca istem dışı tekrardan uykum geliyor. Bir yandan da uyumak istemiyorum çünkü bu sefer Dardanel Sandviç de dağıtacaklar ikramda. Zar zor uyanık duruyorum. Önümde oturan küçük çocuğun tebessümü, ikram arabası yaklaştıkça artıyor. Muavin geldiğinde olabildiğince masumiyeti ile soruyor: “Abi hem kek hem bisküvi alabilir miyim?” Muavin tebessüm ile hem kek hem bisküvi hem de Eti Cin veriyor.

Dardanel Sandviç’imi aldıktan sonra tekrardan uyuyorum. Uyandığımda İzmir Otogar’a varmıştık. İner inmez İzmir’in o nevi şahsına münhasır nemli kokusu ciğerlerime doluyor. Özlemişim be. Karşıyaka servisine biniyorum. İçimde hâlâ eski yıllardan kalma bir heyecan var. Karşıyaka’da indiğim zaman sahil boyu yürümeye başlıyorum. Güneşli ama soğuk baya soğuk bir hava var İzmir’de. Paltoma sıkı sıkı sarınırken, çiçek satan roman teyze geliyor yanıma. “Abe abime vereyim mi kırmızı demet demet güllerden, sevdiceğine verirsin be ya?” Tebessüm ediyorum ki o da anlıyor bir sevdiceğim olmadığımı. Bu sefer başlıyor: “Abe yakışıklı delikanlısın al çiçeği hazır bulunsun hem niyetini fiile dökersin.” Bu sefer sesli tebessüm ediyorum ve ablaya söz veriyorum eğer bir gün olur da öyle bir şey olursa ondan çiçek alacağım.

Banklarda sevgililer yan yana oturmuş, kelâm etmeden denizi seyrediyorlar. Genellikle kızların başları erkeklerin omzunda. Erkekler ise dik ve mağrur. Eller buluşmuş. Gelen geçenler bırakın laf etmeyi, tebessüm ederek bakıyor. Boş bulduğum bir banka da ben oturuyorum. Uzun süre denizi, vapurları izliyorum. Aslında izlediğim şey geçmiş yıllar. Denize bakarken eski anılar canlanıyor gözümde. Zihnimde Ege’yi Düşünmek çalıyor.

Hayli zaman geçtikten acıktığımı hissedip o Karşıyaka’nın meşhur kalabalık caddesine giriyorum. Gözlerim Hosta Piknik’i arıyor. Aslında Karadeniz Pide’ye de gidebilirdim ama kendimi ödüllendirmek istiyorum. Çünkü geçtiğimiz yıl da ölmemiştim. Oradan sonra Ağam’da bir de baklava yedim mi gel keyfim gel. 150 gr. Ekmek arası tavuk döner menü alıyorum. Üst kata çıkıyorum. Tek bir yer boş. Oturuyorum. İstem dışı olarak ortamdaki tüm insanların yüzlerine bakıyorum. Bir yüz dikkatimi çekiyor. Elinde telefon birileri ile konuşuyor.

Aklıma direk Polat Alemdar’ın o meşhur repliği geliyor: “Bir adama sabah rastlarsam önemsemem, aynı adama öğlen rastlarsam tesadüf deyip geçerim ama akşam karşıma çıkarsa hiç düşünmem öldürürüm.” O sırada aklımda cendere müziğinin çaldığını söylememe sanırım lüzum yok ve gördüğüm kişinin ise o kız olduğunu.

Tüm cesaretimi toplayıp yemeğimi alıp kızın karşısına geçtim. Dönerimin bol soğanlı olmasına aldırmadan. Tam söze girecektim ki kız gözlerimin içine bakarak:

  • Beni takip mi ediyorsun?
  • Ben de aynı soruyu size soracaktım.
  • Ne sen Beyazıdsın ne de ben Timur. Bu dünya bu kadar dar olmamalı.
  • Çocukları görüyor musunuz?

Dışarıda ellerinde peçete olan birkaç çocuğu gösteriyor parmak ucu ile. Bunu yaparken öylesine zarif ki. Başımla onaylıyorum.

  • Onlara dikkat edin, çünkü onlar işaret çocukları.

Sonra masadan kalkıp uzaklaşıyor. O sırada dışarıdaki sokak müzisyenlerinin icra ettiği eser kulağıma çarpıyor: Gülüşün ince, kıvrak, şensin/Bir selam vermeden geçersin…

Yeni yılın ilk gününde tüm bu garipliklere aldırmadan mutlu olmak istiyorum. Ağam’a doğru giderken bir mesaj geliyor telefonuma. Ses tonundan mesajın abimden geldiğini anlıyorum. Aslında İzmir’e gelmemin sebeplerinden birisi de abimi görmek. Tayini en son buraya çıktı.

Telefonu açıyorum. Gördüğüm görüntü karşısında kusmamak için kendimi zor tutuyorum. Hemen kapatıyorum. Abimden konumunu atmasını isteyip bulduğum ilk taksi ile mekana gidiyorum. İzmir’de insanlar pek taksi kullanmıyor. Zaten taksilerin sarısı ne İzmir’e ne de İstanbul’a yakışır o ancak Ankara’ya yakışan bir renktir.

Gittiğim evin dışarısı çevrilmiş polisler tarafından. İçeri girmek istediğim zaman bana her zamanki gibi zorluk çıkarttılar benim züppe bir dedektif bozuntusu olduğumu söylüyorlar. Hakkımda çıkan Müge Anlı ile dedikodular beni iyice bu hale getirmişti. Âh bu ülkenin magazini… Fakat bu sefer elimde bir koz vardı. Başkomiser Hulusi Candan’ın kardeşi olduğumu söylediğim vakit içeri girdim.

İçerisi o kadar havasızdı ki bir an bayılacağımı sandım. Size gördüğüm sahneyi betimlemeye çalışayım sevgili okur. Bir adam ellerinden asılmış vücudunun bazı kısımları ısırılarak koparılmış. Bacaklardaki morlukların haddi hesabı yok. Ağzı mosmor kandan geçilmiyor.  Adamın göğsü hep kesilmiş. Yerde ise ucu sivri ve kanlı bir cam. Adamın üstünde ise sadece bir zümrüt gerdanlık var…

  1. bölümün sonu

 

Bu hikaye 31/12/2015 tarihinde Şimendifer Edebiyat bünyesinde Şerif Lokum Yılbaşı Özel olarak yayınlanmıştır.

TAG
RELATED POSTS

Bir Cevap Yazın