Öykü Şerif Lokum

Şerif Lokum – 8. Bölüm – Zahirperestin Vaveylası

By on 19 Nisan 2015

Merhaba ben Şerif Lokum. Yani bu âlemde namımız bu şekil yürüyor. Bir dedektiflik işine girecekseniz kendinize bir müstear seçmek zorundasınız. Arkadaşlarım bana Şerif der. Ben de böyle denilmesini isterim zira bu adı ben kendi kendime koydum. Asıl adımı ise ailem koydu. Asıl adımla bir sıkıntım yok ama kendi koyduğum ismimle müsemma olmam elbette benim daha hoşuma gider. Bir önceki sezonu okudunuz mu bilmiyorum. Benim bir rüyamın anlatıldığı sezon. Yazar neden böyle bir şey yaptı inanın ben de bilmiyorum. O rüyadan da anlayacağınız üzere çok karmaşık bir zihin dünyam var. Mamak çöplüğü gibi adeta. Orta Dünya, tantuni, Ezginin Günlüğü, siyaset, Fuat Avni, Mevlana, bir de ah şu gönül meselesi… Normalde dedektifler gereksiz bilgileri istemezler. Bu işin piri olarak gösterilen Sherlock Reyiz kaç gezegen olduğunu veyahut güneş sisteminin en basit özellikleri bilmez çünkü işine yaramayacak bilgi gereksizdir onun için. Hâlbuki bana göre gereksiz bilgi yoktur ne kadar bilgi varsa atıyorum beyne. Beyin bedava. Hafıza da öyle. Şimdi bakıyorsunuz dağınık bakımsız saçlarıma. Eskimiş yama yapılmış paltoma. Kirli bir sakal. Hafif şişmiş göz altı torbaları. Şaşıyor olabilirsiniz zira bu devirde yamama kültürü öldü. Hatırlar mısınız bilmem eskiden çeşit çeşit yamalar olurdu. Çizgi film karakterli olan, futbol ile ilgili olan, rengârenk, çeşit çeşit… Hepsini çöpe attık eğer atmasaydık nasıl zengin olacaktı LC Waikiki. Ekonomik analiz yapmak veya sistemi eleştirmek hiç benim tarzım değildir. Ben eski kafalı birisiyim. Yaşadığım çağa ait olmadığım fısıldandı yıllardır kulağıma. Yaşanan yıllarım inanın sizden daha fazla ve fly Pan-am Drink Coca Cola*. Gözünüz cebimdeki sararmış Zaman Gazetesine gitti, fark ettim. Yoksa benim paralel veya paralâl olduğumu mu düşündünüz bir an. Bu gazetedeki bir haber ve bir yazı… Hiç sizin hayatınızı boylu boyuna bir yazı değiştirdi mi? Benim değiştirdi. O yazı sanıyorum şey hakkında… Ney hakkında? Neyse efendim yolumuz uzun anlatırız (anlatır) elbet. Neden Zaman Gazetesi çünkü Z harfine karşı bir takıntım var. En sevdiğim kahraman Zorro, en sevdiğim çiçek Zambak, en sevdiğim kahvaltılık Zeytin, en sevdiğim kadın karakter Zeyna, en sevdiğim beste Zadok the Priest… Gördüğünüz gibi Z’lere takıntılıyım. Elbette bir zamanlar sevdiğim kız… Tahmin edersiniz ki onun adı da Z ile başlıyor. Bakın şu yanımda gördüğünüz, arabayı kullanan çocuk Yaman Önkul. Oda arkadaşım olur kendisi. Asosyallikten sosyalliğe giden bir yolda emin adımlarla ilerliyor. Benden duymuş olmayın ama sanırım Liberteryen. Böyle mi söyleniyor bilmiyorum ama siz anladınız. Yakışıklı ve tarz sahibi. Arabası da var dahası o araba hepimizin. Ortak mülkiyetimiz. Saf mantık kullanması sayesinde bazı olayları çözmemde bana yardımcı oluyor. Ben Sherlock o Watson gibi gibi… Arkada oturan ise Tahsin Talim. Elinden Freud kitabını düşürmez. Yeni dünya düzeninde artık her şeyin cinselliğe dönüştüğünü, kapitalizmin en büyük silahı olan cinsellik için artık bir çözüm bulunamayacağını düşünüyor. Woody Allen hastası olan bu arkadaşımızın üç cümlesinden birinde şekva terimi bulunur. İtalyan karizmasına sahip bu arkadaşın, yakışıklı Yaman’ın ve benim en büyük ortak özelliğimiz yalnız olmamızdır. İnanıyoruz ki sahip olmadığımız sevgililerimiz bizi birbirine daha da bağlıyor. İşte sonunda gelebildik. Karşıdaki güzel ev tarzındaki kafeyi görüyor musunuz? Burası bizim kafa dağıtma mekânımız. Dergâhımız. Neşe kaynağımız. Pencerelerinden sarkan rengârenk çiçekler. Geniş balkonu. Eski tarzdaki eşyalar. Ve Iraz Sultan’ın güler yüzü ile bizi karşılaması. Kendisi her ne kadar 75 yaşında olsa da çoğu genç kıza taş çıkartır. Kendisi evin asıl sahibi şu an kafeyi işleten ise Iraz Sultan’ın oğlu Tayyar Amca. Neşeli hareketli ile babacan tavırları ile hepimizin gönlünü kazanmıştır. Evet, bu leylak kokan kafenin içine girdiğimiz zaman köşedeki mini kütüphane dikkatimizi çeker her zaman. Her zaman farklı kitaplar gelir. Mevcut olan kitaplar gider. Kütüphanenin kenarında oturan büyük şahsiyet. Halit Reis.  Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nden çok etkilenen dedesi torununa Halit ismini koymuş. Vefat etmeden önce kendi eli ile genç yaşlarında giymesi için torununa hırka dikmiş ve bir de köstekli saat hediye etmiş ha bir de az kalsın unutuyordum birinci baskı Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü bırakmış. Kendisi edebiyatla ve sanat ile ilgilidir. İnce ruhludur. Yazma ve konuşma orucu tutar. “Kur’an yaz, konuş dememiş Oku demiş” sözünü şiar edinmiş kendisine. Genellikle Vuslat Kafe’nin muhtarı gibidir.  İşte güzel masa örtüleri süslenmiş mekânın asıl alanına giriyoruz. Yeme – içme alanı. Ne yazık ki Vuslat Kafe’nin tek sevmediğim yanı burada sol üst köşede duran, eski tüplü Vestel 37 ekran televizyon.

Masaya oturduğumuz zaman Tayyar Amca yanımıza gelip ne istediğimizi sordu. Tahsin ile Yaman her zamanki gibi Vuslat Tostu yemek istediklerini söylediler. Vuslat Tostu yarım ekmek arasına köy yapımı beyaz peynir, salça üstüne tereyağı sürülerek yapılan bir tosttur. Yanında köy yumurtası ve ev kurması zeytin ile servis ediliyor. Ben ise kahvaltı tabağı istedim. O sırada Tahsin televizyonu açtı. Tabi hepimiz şok. Televizyonda konuşan kişi Emniyet Müdürü Hulusi Candan idi. Yaman bir televizyona baktı bir de dönüp bana baktı. “Lan, abinle baya birbirinize benziyorsunuz” dedi. Kendisi üst üste çözdüğü olaylar ile popüler olan genç bir Emniyet Müdürü. Abimi çok fazla televizyonda görmem zira pek televizyon izlemem. Haberlerden takip ederim. Beraber yediğimiz yemeklerde konuşuruz. Bazı olaylarda yardım etmişliğim oldu. Özellikle şu an televizyonda anlattığı olayın çözümü tamamen bana aittir. Evet, egoist bir insanım az biraz. Çayımı yudumlarken tam abim demesin mi…

“Saygıdeğer basın mensupları, bu cinayetin çözümünde emniyet mensubunun yanı sıra teşekkür etmek istediğim birisi daha var. Ülkemizin nadir dedektiflerinden olan Şerif Lokum’a yardımlarından dolayı teşekkür ederim. Onun yardımı olmasa bu olayı bu kadar hızlı çözemezdik. Hepinize teşekkür eder, iyi günler dilerim.”

Bir anda Yaman ile Tahsin bana bakıp “Artık meşhur oldun bizi görmezsin.” “Şerif Lokum – Ülkenin NADİR dedektifi…” Bir el işaretimle susturdum onları. Evet Nadir Sarıbacak hayranı olduğum için hep “Nadir” kelimesini vurgulayarak söyler arkadaşlarım. Hoşuma gitmiyor değil elbet. Ama kendimi bir tek ben överim, başkası övemez.

“Arkadaşlar şımarmayın. Ülkede bu kadar çok yoğun gündem varken, dolar ortalamamın üstüne çıkmışken benim adım unutulur.”

“Kardeşim, dedektif arayan insanlar artık direk sana gelecek. Elbette bir Tarkan kadar popüler olmayacaksın. Magazinler peşinden koşmayacak. Kimse seni Twitter’da TT yapmayacak.”

“Valla kardeşim zaten ünlü olsan ne olur. Kendine bakmadıktan sonra. Cebinde eski bir gazete. Dağınık saç baş. Berduş der geçerler.”

O sırada kitabını bitiren Halit Reis bizim masaya doğru geldi, yanımıza oturdu. Hırkasının iç cebinden köstekli saatini çıkarıp baktı. Hepimizi usulca süzdükten sonra sözlerine başladı.

‘insan/ eşref-i mahlûkattır derdi babam/ bu sözün sözler içinde bir yeri vardı/ ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman/ bu söz asıl anlamını kavradı*’ Şerif ile eşref aynı kelime kökeninden gelir. Şerif, şerefli demektir.”

Tahsin gülerek söze girdi.

“Şerif az şerefsiz değildir Halit Reyiz.”

Lâkin masada ondan başka hiç kimse bırakın gülmeyi tebessüm dahi etmemişti. Yaman biraz sert bakmış. “Burada ciddi bir konu konuşuyoruz bari bunu trolleme” diyerek sitem etmişti.

Halit Reis sözlerine devam etti.

“Sanıyorum bu olaydan sonra biraz daha olaylarla başın belada olacak. Dikkatli ol. Tefekkür et sonra tevekkül et. Sakın hiçbir şeyi saçma bulma. Saçma dediğimiz şeyler, zihnin tanıma şeklidir, karmaşa aslında saçma olanda değil, onu tanımlayandadır.”

Çok konuşmazdı zaten. Masadan kalktı. Kütüphanede oturduğu masaya geri döndü. Tahsin gülerek Iraz Sultan’ın yanına gitti. Ben de masadan kalkarak onların oturduğu masaya gittim. Iraz Sultan bizleri torunları gibi severdi ama Tahsin ile Iraz Sultan arasındaki ilişki bir başka boyutta idi. Tahsin özellikle Iraz Sultan’a köy yıllarını sorar, onları anlattırır dinledikçe keyiflenir. “Satarım üniversitesini, ben köye gitmek istiyorum. Güzel yeşil gözlü bir köylü kızı ile evlenmek istiyorum.” derdi. Tahsin ara sıra yaptığı arabesk rap kaçamaklarında tahmin edeceğiniz gibi Tripkolic’ten Gözlerinin Yeşilini Özledim’i dinlerdi. Şu sıralar takip ettiği dizi de zaten Yeşil Deniz.

Tahsin sordu.

“Iraz Sultan sen nasıl evlendin ?”

“Bizim zamanımızda köy yeri tabi. Görücü usülü ama sevdalar var elbet. Bakışmalar falan. Şimdiki gibi konuşma falan nerede. Benim üç abim var ben de en küçük kız kardeş. Dediler ki seni Mehmet ile everelim. Mehmet de benden yaşça baya büyük. Hem de gönlüm başkasında. Düşündüm düşündüm bu iş olmayacak. Hemen yakın arkadaşım Asiye ile haber gönderdim. Dedim ki malum zata söyle, beni kaçırsın. O zamanlar kaçmak çok normal bir şey. Sevdin mi kaçıyorsun. Bizim nesil biraz daha deli dolu gözü kara idi. Ben kaçtığımda 17 imde falandım sanıyorsam. Şimdiki gençler 27 sine geliyorlar da hala çocuk gibiler. Neyse ben haberi gönderdim beni kaçır yoksa ben sevdim de eller aldı diye ağlarsın.”

“Eee sonra ne oldu?”

“Onu da diğer geldiğinde anlatayım Tahsin evladım. Heybemde biriktirdiğim anılarımı bir anda anlatırsam, yarına ne kalır.”

Hepimiz tebessüm ederek tam arabaya doğru yürüyorduk ki Tayyar Amca arkamızdan koşarak geldi. Elinde bir plastik kap ile içinde kek ve poğaça olduğu gözüküyordu.

“Duydum ki vizeler yoğunmuş, alın ders çalışırken atıştırırsınız. Keke bilerek kuru üzüm ve badem kattım ki zekânızı açsın.”

Şimdi siz nasıl olur da böyle bir kafenin (artık kafe değil ev bizim için) müdavimi, bağımlısı olmazsınız. Tayyar Amca saçları dökülmüş olsa da göbekli de olsa o güneşte camı renkli olan gözlüğü ile parmağında yüzüğü ile her zaman mütebessim yüzü ile bizlere adeta enerji saçar.

Arabaya bindik. Ben her zamanki gibi ön koltuğa, özel mi özel şoförümüz Yaman sürücü koltuğuna, Tahsin ise arkaya oturdu. Yaman giydiği blazzer ceketinin iç cebinden bir kaset çıkardı. Bu kaset Mahsun Kırmızıgül’ün ilk albümlerinden olan Alem Buysa Kral Benim kasedi idi. Yaman’ın kaset koleksiyonu inanılmaz büyüktü. Kendisi 90’ların son çocuğu olmakla beraber nostaljik şeylere ilgi duyar. “Alem Buysa Kral Benim” adlı şarkıya eşlik ederek giderken arkada telefona bakan Tahsin’in bir anda yüzü değişti.

“Arkadaşlar GazeteBilkent son dakika tweeti atmış. Okulda meydana gelen patlamada Medeni Usul hocası Doç. Dr. Muhsin Atalar, asistanı Ersan Erdoğdu ve de Prof. Dr. Ekmeleddin Özbey hayatını kaybetmiştir.”

Hemen telefonumu çıkarıp, genel yayın yönetmeni Hüsnü’yü aradım. Olay hakkında kısa bir bilgi aldıktan sonra telefonu kapattım. Yaman hızlı bir şekilde okula sürdü. Sevinse mi üzülse mi bilemedi. Hiç sevmezdi Muhsin Hoca’yı ve bu hafta sonu vize vardı. Vize iptal diye tam sevineyazarken kendinden iğrendi bir anda. Yaman beni patlama olan binanın yakınına bırakıp, Tahsin ile yurda çıktılar.

Patlama olan bina polis tarafından çevrelenmişti. Hemen içeriye bakmak, olay yerini istedim lâkin polis amcalar izin vermedi. Diyemedim ki ben Şerif Lokum… Hani bu sabah olayı çözmede yardım eden dedektif. Polis amcaları ikna etmeye çalışırken bir ses duyuldu.

“Hoş geldin küçük pislik…”

Evet, abim bana böyle seslenir. Abim başı ile polislere, içeri girmemde sakınca olmadığını belirtti. Patlama binanın açık yerinde olduğu için bina fazla zarar görmemiş. Olay yer ilk incelemesinden abim odada bulduklarını plastik şeffaf bir kabın içinde bana uzattı. Bir mektup, birkaç not ve bir dosya… Ellerimi ovuşturdum. İşte yeni bir soruşturma…

Bu sırada adımı merak ettiniz mi?

Eskiden sevdiğim kızın ismi de Z ile başlıyor demiştim.

Zeynep değil

Zülal değil

Zülfiye değil

Zehra değil

Zeliha yaklaştınız…

Züleyha mı dediniz bingo.

Bu sırada adımı hala merak mı ediyorsunuz.

Aslında anlamışsınızdır artık.

Adım Yusuf, Yusuf Candan. Nam-ı diğer Şerif Lokum.

Gazetedeki haber neydi diye mi düşünüyorsunuz? Iraz Sultan’ın dediğine benzer bir şekilde cevaplamak gerekirse tüm soruları şimdi cevaplarsak ne kalır geriye anlatacak.

ölümler/ ölümlere ulanmakta ustadır/ hayatsa bir başka hayata karşı*

 

*: İsmet Özel’in Amentü adlı şiirinden alıntılamalardır.

  1. Bölüm Sonu
TAG
RELATED POSTS

Bir Cevap Yazın