Kimseye Etmem Şikayet Öykü

Kimseye Etmem Şikayet – 7. Bölüm – Kırmızı Sigaranın Yanışıdır

By on 22 Kasım 2015

Size anlattıklarımı gerçekten dinlediniz mi?

Sezonun adı neydi mesela? Çalıştığım pastanenin adı? Bize en çok hüzün değil de ne yakışıyordu? Burada Cem Karaca şarkısı söylemiyorduk misal. Edebiyat en büyük illüzyondu. Elmalı kurabiyeler. Zaman Avcısının bana hediye ettiği saat. Hakkı Ustanın verdiği sigaralar. Rüyalarım. Belediye başkanının annesi tarafından öldürülmesi. Kırmızı defter. Şal. Şemsiye. İki keklik…

Her bölümde çeşitli resimler vardı mesela: Rebel Without A Cause illüstrasyonu (Sebepsiz İsyan Et), sigaralı tabanca, elmalı kurabiye, kırmızı defter, iki keklik, kırmızı ay…

Şimdi hissediyorum bir şeylerin sonuna yaklaştık. Her son yeni bir başlangıçtır. Hissikablelvuku. Bir şeyler olacak hissediyorum.

**

Deniz ve erkek arkadaşı Halil şarkılarını söyledikten sonra pastaneden ayrılmışlardı. Bu durumu anlayamayan Mehmet Ali mal gibi kalmıştı. Çocuk için üzülüyorum çünkü yakında YGS sınavına girecek. Sınavdan önce kimse bir aşk acısı çekmek istemez. Ben de istemezdim. Günümüzde aşk acısı tamamen yapay bir acıdır. Düşünerek birine aşık olursunuz, o yanılsama ile bağlanırsınız ve de maşuk kaybedildiği zaman acı çekersiniz. Size bir yumruk atsam veyahut bir yakınınız vefat etse bu acılar dış etkenlidir. Elinizde olan bir şey yoktur. Zaten aşkta da asıl mesele olayları elinizde olmayacak boyuta getirecek kadar büyütmektir. Edebiyat bir illüzyon ise aşk David Copperfield’dır.

Mehmet Ali onlar gittikten beş dakika sonra ders çalışmam lazım deyip çıktı. Yine pastanede tek başıma kalmıştım. Yanımda ince bir kitap vardı ama okumak için çok yorulmuş hissediyordum. Televizyonu açmaya yeltenmiştim ki sonra vazgeçtim. Bir an önce eve gitmek istiyordum. Uyumak istiyordum. Uyuyayım ki zaman hızlı geçsin. Zaman hızlı geçsin de yarın olsun. Pastanenin kapısını kilitleyip eve gittim.

Eve girip televizyonu açtığımda yerel kanal çıktı. Bu sefer insanlar annesi tarafından öldürülen belediye başkanını konuşuyordu. Son gelişmeye göre katil olan anne; bir genç tarafından azmettirildiğini söylemişti.

Bir genç.

Azmettirmek.

Okkalı bir küfür savurdum.

Tası tarağı toplayıp kaçsam mı diye düşündüm. Sonra durdum tekrar düşündüm. Hayır bu kadar basit olmamalı. İnsanlar televizyonda konuştukça benim ruhum daralıyordu. Ne yapsam diye düşünürken çareyi bulmuştum. Eureka! Televizyonun kumandasına uzanıp kanalı değiştirdim. Diğer kanalda en sevdiğim Kemal Sunal filmlerinden olan Korkusuz Korkak vardı.

  • Rest
  • Restine rest ulan.
  • Kare as
  • Bende de beş as var.

Bu sahne nedense beni hayat üzerine düşünmeye itiyor. Hayat bir oyun demişler bu yalan eğer aslar ben de ise bir oyundur. Peki hayat bir oyun ise bu oyunun hilesi mevcut mudur? Hilesiz oyun olmaz. “seeways” yazsam mesela su üstünde arabayla dolaşabilir miyim? “sv_gravity” ile oynasam yer çekimi kuvvetinden kurtarır mıyım dünyayı?

Yer çekimi kuvveti tüm kötülüklerin anasıdır. Bakınız yer çekimi olmayan uzayda kadına şiddet oranı %0. Kapkaççılık %0. Kadın cinayetleri %0. Çocuk istismarı %0. Hırsızlık %0. Dolandırıcılık %0. Biliyorum bunu yazarken bazı zeki beyinler dünyada uzaydaki diye düşündü. Biraz daha zeki olanlar jüpiterde hayvan gibi yer çekimi var ama orada da suç oranı 0 dediler. Amenna. Yer çekimsiz bir dünya inanıyorum daha yaşanabilir olurdu zira insansız hava sahasına ihtiyacımız var.

İnsanları atalım gitsin. Sözlerden bir dünya kuralım. O kadar esaslı ve bir o kadar derin. Bu dünyada alnından öpülesi birçok insan olsun… Sözlerden yeni bir dünya kuralım zira bu dünyada ne zaman hayatımız desek aslında o kadar da bizim hayatımız değil. Her tarafta afilli cümle bombardımanı lâkin yaşamımız kıyısına bile yaklaşamıyor kelamımızın. Her insan, şuradaki, onun yanındaki, hemen karşısındaki, daha uzakta olan, hepsi, hepimiz, dehası tavana vuran birer süsleme sanatçısına dönüştük, hayatı olmayan.

Televizyon kanalını değiştiriyorum tekrardan. Birkaç köşe yazarı hâlâ ülkeyi kimin, nasıl yöneteceğini tartışıyor. Üzülüyorum sanki ülkemizin tek derdi buymuş gibi lanse ediliyor. Konuşulacak daha önemli bir mevzu kalmadı mı yoksa? Eğer öyleyse kıyamet yakındır, İsrafil sura ne zaman üfler ben bilemem ama bu bitmişliğimizin resmidir.

Televizyon kanalı tekrardan değiştirecektim ki yorulduğumu fark ettim. Televizyonu kapattım. Derin bir uykuya doğru yol almaya başladım.

**

Hakkı Baba sigaraları dağıttıktan sonra şehirde işi olduğunu söyleyerek şehre inmişti. Otobüsten indikten sonra kendinden emin adımlarla şehrin arka sokaklarına doğru yürümeye başladı. Madalyonun iki yüzü olduğu gibi bu şehrin de iki yüzü vardı. Hakkı Baba şehrin karanlık yüzünden ilçeye kaçmış olmasına rağmen ara sıra şehre uğraması gerekirdi. Aynı sokakta kimsenin kendini takip etmediğinden olmak için birkaç defa turladı. Emin olduktan derme çatma bir gecekondunun önüne gelip kapıya üç kere vurdu. Kapı açıldı. İçerisi zifiri karanlıktı. Ayakkabılarını çıkardı. Gözlerini kapattı. Ayakları halıyı hissediyordu. Halıyı takip ederek yürümeye başladı. Geldiğinde ise yaşlı bir adam onu bekliyordu.

  • Hoş geldin Hakkı
  • Hoş bulduk efendim
  • Martılar uçuyor. Keklikler çağlıyor. Kargalar farklı bir âlemde şahinler farklı lâkin bülbül altın kafeste.
  • Doğrudur efendim.
  • Kanatsız kuşlara kanat gerek Hakkı.
  • Haklısınız efendim.
  • Gül yetiştiren adamın gülleri ne renkti Hakkı?
  • Kırmızı efendim.
  • Doğru bildin şimdi çıkabilirsin.

Hakkı Baba içi huzur dolu bir şekilde gecekondudan dışarı çıktı. Şehrin merkezine doğru gelirken bir lokantada bir sürü magazin ekibi ve insan gördü. İlk başta bu kalabalığa anlam veremese de sonradan lokantadan çıkan kişiyi görünce anlamıştı. Lokantadaki kişi ülkenin en zengin insanı olan Muhammed Ali Hanzade’den başkası değildi. İçinden büyüklerinden duyduğu şu lafı geçirdi: “Bin kere tekrarı olmaz; insan sever bir kere.””

 

“İnsan sever bir kere” deyip rüyadan uyandım. Tam şarkıyı söyleyecektim ki müezzin bana seslendi caminin minaresinden: “esselatu hayrun minen nevm.” Bizim müezzin beni çok sever. Her Perşembe günü sabah ezanlarını benim için okur. Tam ezanın bu kısmına uyanınca nedense içimde bir namaz kılma isteği hasıl oldu. Lâkin sıcacık yataktan çıkmak da istemiyordum. Tam yorganı üstüme çekip tekrar uyuyacaktım ki müezzin tekrar bana seslendi: “esselatu hayrun minen nevm (namaz uykudan daha hayırlıdır.)” Anladım kaçış yoktu. Lavaboya gittim. Bir abdest ne kadar hızlı alınıyorsa o kadar hızlı alıp, bir namaz ne kadar hızlı kılınıyorsa o kadar hızlı kıldım. Galiba tüm bu olanlar iki dakika içinde yaşanmış ve bitmişti.

**

Erkenden uyandım. Ütüsü bozulmamış bir gömleğimi giyip evden çıktım. Pastaneye uğramadan önce uğramam gereken yerler vardı. İlk İltifat Berberi’nin yanına gittim. Sakallarımı düzelttirdim sonra bizim Manav Abdülkerim Amca’ya gittim. İki kilo mandalina alacağımı söyledim. Abdülkerim Amca adamın dibidir. En güzellerinden seçip verdi. Ellerimde mandalinalar, janti bir şekilde pastaneye geldim. Garibim Mehmet Ali erkenden gelmiş ben de biraz gecikince soğukta beklemiş. Üzüldüm ama ne yaparsın aşk bahanesidir hayatın.

Zaman daha yavaş ilerliyordu. Mehmet Ali ile konuşmaya çabalamıştım ama çocuk bu sefer gerçekten yıkılmış olsa gerek ki gelir gelmez ders çalışmaya başladı. Tezgahı falan hazırlamaya başladım. Vakit daha hızlı geçsin diye televizyonu açtım. Haberler hep aynı idi. “Hanzade Holding Yönetim Kurulu olağanüstü olarak toplanıyor. 2 numaralı başkanvekili Mustafa Hanzade yönetim kurulunu topladı.”

Allah sizi kahretmesin. Ne kadar da önem veriyorlar şu zenginlere. Halbuki kaç gariban bir yakınını kaybediyor parasızlıktan. Kaç çocuk aç giriyor yatağına. Bunları konuşup düşüneceğimize zengin adamlardan bahsetmeleri ve halkın bunu koyun gibi dinlemesini sindiremiyorum. Televizyonu kapattım.

Aradan biraz süre geçmişti ki Hakkı Ustam içeri girdi. Paltosunu astı. Etrafa sorgulayan gözlerle baktıktan sonra “Öykü Naz yok mu?” diye sordu.

  • Daha gelmedi Hakkı Ustam.
  • Hayırdır inşallah.

Hayır da ustam ben burada meraktan ölüyorum. Cesaretim yok ki diyeyim “Hakkı Ustam ben bir Öykü Naz’a bakıp geleyim.” Kafeye bir takım genç geldi. Birisi selfie çekip üstüne “Muhabbet Zamanı” yazıp arkadaşlarına gönderdi. Muhabbetten kastettikleri şey ise arabaların, elbiselerin, bilgisayarların, oyuncuların ve de güzel kızların/yakışıklı erkeklerin isimlerini saymak ve onların ne kadar harika bir şey olduğundan bahsetmek. İlginç olan kimse diğerinden farklı bir şey söylemiyor. Vize varken dünyanın en yoğun insanları onlar, vize varken başka kültürel etkinliklerle uğraşmayı büyük marifet gibi gösterenler onlar… Ve tüm bu olanlar hepsi aynı menvalde.

Zaman ilerlemişti Hakkı Ustam’ın yüzünde bir sıkıntı var gibiydi.

  • Ustam nasılsınız? Biraz üzgün gibisiniz…
  • Biz ne üzülürüz ne de seviniriz çünkü bu dünyada üzülecek veyahut sevinecek bir şey yoktur. Bizim hüznümüz Allah’adır. Sen nasılsın?
  • Daha iyi günlerim olmuştu.

Bu cevabımdan sonra ne Hakkı Ustam ne de ben bir şey demedik. Zaman tüm çıldırtıcılığı ile ilerliyordu.  Dün gelmeyen izbandutlar bugün de gelmemişti. En sonunda dayanamadım.

  • Ustam ben müsaadenle çıkıyorum.

Dedim elimde mandalina poşetleri ile pastaneden dışarı fırladım. İlk inşirah parkına baktım. Orada yoktu. Sonra koşar adımlarla evine gittim. Apartmandan içeri girip kapısının zilini çaldım. Ses yok. Kapıyı yumrukladım. Ses yok. Kapıyı kırsam mı diye düşündüm lâkin o kadar güçlü değildim. Biraz bekleyeyim dedim malum banyoda falan olabilirdi. Bekledim. Bekledim. Aklımda Monte Kristo Kontu’nun son cümlelerinden birini tekrar ede ede bekledim: “İnsanın bilgeliği iki şeyde saklıdır: Beklemek ve Umut Etmek” Herhangi bir ses gelmiyordu.

Kapıcı dairesine gittim. Öykü Naz’dan iki gündür haber alamadığımızı kapıyı açmasını söyledim. Sağ olsun o da koşar adımlarla geldi ve kapıyı açtı. İçeri nasıl girdim hatırlamıyorum. Salonda yoktu. Mutfakta yoktu. Tuvalette yoktu. Banyoda yoktu. Yatak odasında yoktu. Diğer odada yoktu. Kediler yoktu. İstem dışı olarak gözüm şemsiyeyi aradı o da yoktu. Tüm bunlar bir kenara Öykü Naz yoktu.

Kapıcıya sordum.

  • Eşyalar ona mı ait?
  • Hayır efendim. Bu ev eşyalıdır.

“Sen de başını alıp gitme ne olur/ Ne olur tut ellerimi”

İçimdeki Cem Karaca beynimde bu şarkıyı söyleyip duruyordu. Lan bu da mı gol değil be? Hep kaybedenler tarafında mı olacağız? Son bir hışımla salondaki yastıkları fırlattım. Yatak odasının altını üstüne getirdim. Sadece bir komidinin altından gümüş bir gerdanlık çıktı.

Neden bilmiyorum istemsizce tebessüm ettim. Ne zaman gönül kapılarımı birilerine açacak olsam, bir rüzgar geliyor tüm dengemi alt-üst ediyordu. Hemen evden çıktım kafamı dağıtmam lazımdı. Bu küçük ilçenin sokaklarında yürümeye başladım. Çocukluğumu hatırlamaya çalıştım ama yapamadım. Hava iyice kararınca yorgun ve bitkin adımlarla pastaneye doğru yürüdüm. Hakkı Usta gitmişti. Mehmet Ali beni görünce hemen bir çay ile bir elmalı kurabiye getirdi. Sağ olsun moralimin bozuk olduğunu anlamış gönlümü hoş tutmaya çalışıyordu. Belki neşem yerine gelir diye televizyonu açtı.

Televizyonu açtı.

Ve ben öylece kalakaldım.

Mehmet Ali bana sesleniyordu, duyabiliyordum ama ben öylece kalmıştım.

Yeter.

Allah’ım yeter.

Allah’ım yeter diye bağırıp ağlamaya başladım.

Televizyona bakıyor ve hüngür hüngür ağlıyordum.

Belki de tek hatam bebekken kollarımı açmamaktı.

Açsaydım kollarımı. Konuşabilseydim Hz. İsa gibi. Dillenseydim bir anda. Gitme deseydim. Anne gitme. Sen gidersen babam da gidecek. Gitme deseydim. Anne gitme. Tüm suç bendeydi neden konuşamamıştım bebekken. Neden sımsıkı sarılamamıştım annemin yakasından. Neden. Neden.

Göz yaşlarımı silince okkalı bir küfür savurarak:

  • Gel Mehmet Ali gidelim.
  • Peki Cibran abi.

İlçedeki Agora Meyhanesi’ne doğru yol aldık. Benim içinde fırtınalar kopuyordu. Mehmet Ali’de sükutuma sükutu ile cevap veriyordu. Agora Meyhanesi’ne gittik. Bir 70’lik rakı söyledim. Mehmet Ali itiraz edecek gibi olduysa da bir şey diyemedi. Geçirdiğim sinir krizlerinden dolayı ellerim titriyordu. Bir mücrim gibi titriyordum. İlk iki kadehi aç karnına ve sek içmiştim. İstem dışı ellerimle ceplerimi yokladım. İnce bir şey vardı. Hakkı Ustanın bana verdiği kırmızı renkli sigara…

  • Ben bu hayatın gelmişini, geçmişini…

Küfrü tamamlamadım. Yan masadan çakmak isterken kütüphane müdürünü gördüm. O da meyhanedeydi. Masadan kalkıp suratına tam burnunun ortasına bir yumruk attım. Etrafıma benden yaşlı insanlar toplanmıştı. Sakin ol diyorlardı.

Bana sakin ol diyorlardı.

  • Ben nasıl sakin olayım ki… Sükuneti kimden öğrenecektim? Kaçıp giden annemden mi? İntihar eden babamdan mı? Ömrüm boyunca tek bir insana güvenebileceğimi düşünürken çekip giden kızdan mı? Söyleyin neden bazı insanlar hayata yenik başlar? Neden? Efkarlıyım abilerim ablalarım hoş görün beni. İçinizde bana merhamet ile bakanlar var. Alın şu bıçağı kalbime saplayın. İşte bana o zaman merhamet etmiş olursunuz. Alın saplayın. Öldürün beni. Sizin eğlencenizi böldümse özür dilerim abiler. Ağlıyorum ya yanlış anlamayın. Ben Öykü Naz öldü diye ağlıyorum. Eylül kızı Öykü Naz. Hey yavrum hey.

Son cümlemden sonra tekrar ağlamaya başladım. Ağlamam geçti gülmeye başladım. Lütfen bu bir aşkın üzüntüsü değil… Hayata pislik gibi bakan bir insanın bir umut ışığı görmesi ve bu umut ışığının aniden kaybolması… Birisi tarafından sevilme ihtiyacı… Ayrıca birisini sevme duygusu… Siz bu duyguyu yaşadınız belki… Bir kızı hiçbir erkek babası kadar sevemezken, hiçbir erkeği de hiçbir kız annesi kadar sevemez bence yani. Benim ailem defolu çıkmışsa bu benim suçum değil.

Titreyen ellerimle sigarayı yakmaya çalışıyordum. Uzun bir süre sonra başardım.

İlk fırtta biraz rahatlattı.

İkinci fırtta resmen kafa yaptı.

Üçüncü fırtta sanki annemin yüzünü gördüm.

Dördüncü fırtta babamın yüzünü gördüm.

Beşinci fırtta Öykü Naz’ın yüzünü gördüm.

Altıncı fırtta her yer kırmızı, gök kırmızı, kan kırmızı, insanlar kırmızı idi.

Yedinci fırtta bir yıldızın kaydığını gördüm.

Sonrasında oturduğum sandalyeden kayarak yere doğru düşüyordum. Burnu kanlar içinde kütüphane müdürü Cibran, Mehmet Ali Cibran Abi diyerek üzerime doğru geliyordu. Plakta ise Kimseye Etmem Şikayet çalıyordu. Sanıyorum bayılıyordum.

**

Cibran bayılmıştı. O yıldızın kaydığını Cibran’dan başka üç kişi daha gördü. Yirmili yaşlarında bir kız. Kırklı yaşlarında bir kadın. Ve de ben. Sefa Efendi.

**

  1. Sezonun Sonu

 

 

TAG
RELATED POSTS

Bir Cevap Yazın