Kimseye Etmem Şikayet Öykü

Kimseye Etmem Şikayet – 6. Bölüm – Ellerimde Mandalina Poşetleri

By on 15 Kasım 2015

Karşımda kadere hüznü perişanı yazan bir adam vardı adeta.

“Abi biz ayrıldık!”

Ayrılmak… Ayrılık… Firak… Güneş batıyor, doğuyor ve ayrılık gerçekleşiyor. Ne garip kelime ayrılık. Ne kadar hızlı birleşiyorlarsa, birbirlerini tamamlıyorsa insanlar o derece hızla mı ayrılıyorlar birbirlerinden. Ay-rıl-mak…

Bu hayat ayrılıklar üzerine kurulu değil midir? Yaşamak için bile aldığımız nefesten ayrılmamız gerekmiyor mu? Bir vuslat diğer gurbeti doğurmuyor mu? Ben yaşamıma ayrılıklar içinde başladım. O yüzden ayrılıklar beni bulmadan ben onların yanına koştum. Ayrılıklar peşinden koşarken ayrıksı bir insan oldum ve de isyan silahını kuşandım. Şimdi ben ne diyeceğim? Birisinden ayrılmış bir insana hangi teselli sükunet verebilir?

  • Sana kız/erkek mi yok?
  • Geçmiş olsun.
  • Geç bile kaldın.
  • Kaybeden o oldu kardeşim/canım.
  • Adam/kadın pisliğin teki çıktı Rıza Baba.
  • İyi halt ettin.

Hayır, hayır… Bunların hiçbiri ama hiçbiri söylenmeye değer cümleler değil. Ayrılık üzerine denilebilecek tek bir kelam varsa o da 1400 yıl önce söylendi zaten: İnna lillah ve inna ileyhi raciun. O’ndan geldik ve O’na döneceğiz. En büyük ayrılığı başta yaşadık zaten diyor ve alt metinde ölümü hatırlatıyor. Ölüm ki nice derdin devasıdır. Ölüm ve ayrılık birbirinin kuzenidir. Bir şairin dediği gibi: “Ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı.”

“Sonra ayrılıklar düşüne dalıyoruz, bize ait olan ne kadar uzakta” demiş başka ünlü bir şair. Sanıyorum hepimiz aynı düşü görüyoruz.  Düşler sokağında yürüyoruz bir gece vakti. Sevdadan ağlayan insanlar sokak başlarında. Yırtık bir afişin karşısında hüngür hüngür ağlayan bir adam. Ağlamak da ayrılığa dahil mi? Ayrılık sevdaya dahil bundan şüphemiz yok.

Mehmet Ali’nin kahverengi gözleri buğulanmış. Kendini işine vermeye çalışıyor daha bir aşk ile düzeltiyor tezgahı. O işleri yapakoysun ben de ne var ne yok diye hem de ortamdaki sükutu bozsun diye televizyonu açtım. Televizyonda bir haber.

“Muhammed Ali Hanzade yoğun bakıma kaldırıldı. Durumu ciddi.”

Nedense bana zengin insanlar hiç ölmeyecekmiş gibi gelir. Bu yüzden haberi duyunca biraz şaşırdım. Televizyondaki adamları, adamın sağlığından ziyade Hanzade Holdingin hisseleri ilgilendiriyordu. Birisinin sağlığı yüzlerce şirketi, bir sürü insanın hayatını etkiliyordu. Ben tüm bunları idrak etmeye çalışırken, Mehmet Ali neredeyse tepkisizdi. Mehmet Ali’ye manalı gözlerle baktığım zaman, ağzından şu cümle çıktı.

  • Biliyordum.
  • Neyi biliyordun?
  • Muhammed Ali Hanzade’yi zehirleyeceklerini…

Bir ilçede çalışan pastaneci çırağı nasıl ülkenin en zengin adamının zehirleneceğini biliyordu. Ya MİT’in adamıydı ya da… Tabiki de böyle bir durum söz konusu değil çünkü söz konusu Mehmet Ali. Kafası dağılsın diye meraklıymış gibi sormaya devam ettim. Bu kadar muhabbetimiz oldu. Biliyorsunuz ki diğer insanlar beni ırgalamaz.

  • Yoksa siyasilerin parmağı mı var?
  • Abi oynanan oyun daha büyük!
  • Açıklasana oğlum!
  • İlluminati

En başta bahsetmiştim Mehmet Ali tam bir illuminaticidir.

  • Anlatsana biraz neden illuminati?
  • Abi illuminatiyi biliyorsun az biraz. Tek dünya devleti kurmak istiyorlar, dünyanın iplerini ellerinde tutuyorlar. Savaşlar bunlar istediği için çıkıyor. Bizim zengin bildiğimiz insanlar, bunların yanında hint fakiri gibi kalır. Gerçi o zenginleri de illuminati seçiyor. Bu aileler her bir alana kök salmış durumda.
  • Oğlum saadete gelsene.
  • Şimdi bu Hanzade denilen adam zengin olmak için büyük bir ihtimal bunlarla anlaştı. Bir anda şirketleri büyüdü. Sonra güçlenince Hanzade, bu adamların istediğini yapmamaya başladı. Bunlara karşı çıkmaya başladı. İzlediği politikaları eleştirmeye başladı. En son olay nerede patlak verdi biliyor musun?
  • Hayır.
  • İlluminatinin güçlenmesini istediği birkaç şirket vardı. Romantik İslamcılar A.Ş., Klavye Delikanlıları Ltd, Gereksiz Aforizma Kasan Boş Beleş Entelektüeller Co. gibi. Hanzade Bey, borsadaki gücü sayesinde bu şirketleri batırdı. Sonra illuminati buna kredi borcu ile çakmaya çalıştı ama başarılı olamadı.
  • Nasıl ya? İlluminati nasıl başarılı olamaz. (Bilerek abartıyorum ki bizim kerata mutlu olsun. Ayrılık acısı çeken adamı tiyatroya götürmekten daha iyi olan bir şey varsa ona tiyatro yapmaktır.)
  • Abi adam dürüstsüzlük yaparak dürüst gözükmüş.
  • Yani bir nevi namussuz namuslu.
  • Aynen kredi borçlarını ödediği halde ödenmemiş süsü vermiş tabi bankanın genel müdürü ile kanka olunca böyle oluyor.

Zaten güçlüler güçlüler ile arkadaş olur. Koskoca genel müdürün benimle arkadaş olacak hali yok ya. Ben sessiz kalınca Mehmet Ali akıllı telefonuna uzandı. İllumin(AT KAFASI)i isimli gruptan birçok mesaj gelmişti. Onun dışında Twitter isimli siteye girip diğer insanların düşüncelerine bakmaya başladı. Bir kısmı onu överken bir kısmı da yeriyordu ve herkes kendi fikrini beyan etme gerekliliği duyuyordu. Zira oraya buraya bir şeyler yazınca insan kaale alındığını düşünüyor hele bir de FAV MAV kısaca etkileşim gelirse sevinçten göklere uçuyordu. Bu sırada Mehmet Ali şaşkın gözlerle başını telefondan kaldırdı.

  • Ne oldu Mehmet Ali?
  • Abi çok ilginç…
  • Muhammed Ali Hanzade eğer ölürse malını kim paylaşacak? Sadece tek çocuğu var ama onun hakkında da hiçbir bilgi yok.
  • Mehmet Ali sana bir fıkra anlatayım: “Bir gün Nasreddin Hoca eve doğru yürüyormuş, bir arkadaşı arkadan seslenmiş: “Aman hoca gördün mü biraz önce geçen çırağı. Elinde kocaman bir tepsi baklava vardı.” Hoca istifini bozmadan “iyi hoştur ama bana ne” demiş. Arkadaşı durur mu: “Aman hocam, o tepsi sizin eve doğru gidiyordu, buna ne dersin?” Hoca yine istifini bozmadan, başını yukarı kaldırarak: “O zaman sana ne bre adam, derim.” demiş.”
  • Yani?
  • Yanisi şu hem bana ne hem de sana ne.
  • Peki.

Aradan vakit geçmesine rağmen Öykü Naz hâlâ pastaneye gelmemişti. Acaba dün gece gelen o iki izbandut gibi adam Öykü Naz’a bir zarar mı vermişti? Tüm bunlar kafamdan geçerken kapının açıldığını duydum. İşte geldi, diyecektim ki kapıya bakmamla hayal dünyama atom bombası atılmışa döndüm.

Hakkı Usta ile kütüphane müdürü olacak şerefli insan pastaneye gelmişti. İstem dışı olarak sağ elimi yumruk halinde sıktım. Göz göze geldik. Beni baştan aşağıya bir süzdü.

  • Ooo Cibran iyi gözüküyorsun. Hakkı Ustam sana iyi bakıyor anlaşılan.
  • Sağolsun. (iç ses: sana ne lan benim nasıl gözüktüğümden)
  • Hadi bakalım bize iki çay kap gel.
  • Tamam.

Çayları doldurmaya gittiğimde aklımdan çayı üstüne dökmek geçti. Sonra bunun ergence bir tavır olduğunu anlayıp vazgeçtim. Çayları götürmesi içim Mehmet Ali’yi tembihleyecektim ki… Telefona gülerek bakıyor, parmağını sağa sola kaydırıyordu. Dikkatlice telefon ekranına baktığım zaman bir çöpçatanlık uygulamasını kullandığını gördüm.

  • Oğlum bu ne acele? Daha yeni ayrılmadın mı kızdan?
  • Aman Cibran abi. Sen de amma eski kafalısın. Ayrıldım diye dünyanın sonu gelecek değil ya. Biraz üzüldüm geçti hem dışarıda koklanacak on değil yüz değil tam binlerce çiçek var. Hem ne demişler: “Şimdi aşk mevsimidir/ Gönülde karar olmaz/ Çapkınlığın demidir/ Bir gülle bahar olmaz.”
  • Ben bu gençliğin hızına yetişemem Mehmet Ali. Bana tüm bu şeyler o kadar hızlı geliyor ki… Bana göre sevmek için zaman ayırmak gerekir. Bilmek için zamana ihtiyaç duyarız. Güzelliği ancak zaman ayırarak fark ederiz. Zamanla olgunlaşırız. Siz böylesine hızlı giderken kollarımı iki yana açarak haykırmak istiyorum: “Lütfen yavaş gidiniz, zira bu hayattan bir kere geçeceksiniz.*”
  • Abi şiir gibi konuştun.
  • Eyvallah.

Bu gurur dolu övünmemi Hakkı Ustamın o tok sesi bozdu: “Cibran, nerede bizim çaylar evlat.” Koşar adımlarla çaylarını takdim ettim. Zaman geçiyordu ve hâlâ Öykü Naz Hanım pastaneye teşrif buyurmamışlardı. Kafamdaki bu düşünceler geçerken Mehmet Ali’ye dayanamayıp sordum.

  • Öykü Naz nerede kaldı acaba?
  • Bu saate kadar gelmediyse o bugün gelmez Cibran Abi.
  • Neden ki?
  • Öykü Naz ablanın bünyesi baya narin. Öyle olunca bazı günler gelemiyor pastaneye. Büyük bir ihtimal yine hasta falan olmuştur.
  • Geçmiş olsun o zaman…

Tabi dün gece o yağmurda sen gidip yavru kedileri kurtarmaya çalışırsan elbette hasta olursun. Nedenini bilmemekle birlikte Öykü Naz’dan ziyade yavru kedilere kızıyordum. Onlar olmasa idi Öykü Naz hasta olmayacaktı ve bugün pastaneye gelecekti. Sahi onlar olmasaydı belki ben bu halde olmayacaktım. Ya da eğer kütüphaneden kovulmasaydım, o şirret kadın gelmeseydi… Kütüphane hiç açılmamış olsaydı… Bu benim doğumuma kadar gider hatta onu aşıp Adem dedemizin cennetten kovulmasına kadar gider bu zincir.

Televizyonda hareketli bir jingle dönmeye başladı. Bu ses bana tanıdık geliyordu. Müge Anlı ile Tatlı Sert başlıyor. En nefret ettiğim iki programdan birisi budur. Diğer program ise Allah’tan bitti. O programın adı da “Film Gibi”ydi. Bu hareketli jingle sadece benim değil Hakkı Usta ile kütüphane müdürünün de ilgisini çekmişti. Kütüphane müdürü televizyona kısaca baktıktan sonra bana döndü.

  • Cibran, ben senin yerinde olsam 7/24 bu programı izlerim.
  • Neden? (aslında nedenini gayet iyi biliyorum)
  • Hiç merak etmiyor musun anneni?
  • Hayır.
  • Hayır mı?
  • Sayın müdürüm öncelikle benim ailevi(!) sorunlarım sizleri ilgilendirmez. Madem sordunuz bir daha bu konuyu ağzınıza almayın diye cevaplıyorum. Ben yıllardır bu ilçedeyim. Doğduğumdan beri. Eğer o annem olacak kadın merak etseydi çok rahat gelip bulurdu. İnşallah oraya çıkıp da hem beni hem kendi rezil etmez. Ben hep buradayım. Burası Yeditepe İstanbul ise ben de buranın hem Ömer’i hem Yusuf’uyum. O yüzden bir daha bu konuyu açmayın.

Sert cevabımdan sonra pastanede bir sessizlik oluştu. Bilerek üst perdeden konuşmuştum ki ne Mehmet Ali ne de Hakkı Usta bu konuyu açmasın, hassasiyetimi anlasın.

Her ne kadar geçmişi peşimde bırakıp onları unutmaya çalışsak da geçmiş bizim peşimizi bırakmıyor. Hayatın bazen boşluktan kaim olduğunu düşünüyorum. Sonra insanlar o boşluğu doldurmak için habire çalışıyor, didiniyor. Sanat, kültür, müzik, tiyatro, futbol, siyaset, kare bulmaca, yastık oyası, örgü yelek, patlıcan musakka…. Aslında her biri bir boşluğu doldurmak için var olan şeyler. Yapıtaşlarımız olan atomların bile %99’u boşluk değil mi?

Kütüphane müdürü üzgün bakışlarla bana baktıktan sonra pastaneden ayrıldı. O ayrılınca Hakkı Usta yanıma geldi.

  • Ne yaptın bakalım?
  • Neyi ustam?
  • Neyi olacak kırmızı defteri.
  • Evde bir köşede duruyor daha yazmaya değer bir şey bulamadım.
  • Canını sıkan bir şeyler yok değil mi evladım?
  • Yok ustam. Bazı günler asabi olabiliyorum, sesimi yükselttim biraz önce. Kusura bakmayın.
  • Estağfirullah. Neyse ben çıkıyorum Cibran dükkan sana emanet.

Hakkı Usta dükkandan çıkmış, Mehmet Ali ise bir köşede test kitaplarının arasında kaybolmuştu. Ben ise Öykü Naz’ı düşünüyordum. Bir kilo mandalina alıp evine gitsem mi gitmesem mi diye düşünüyordum. Portakal ya da greyfurt da alabilirdim ama mandalinanın yeri ayrı. Bir kere mandalina şirin bir meyve. Soyması kolay. Bölmesi ve yemesi de. Biraz sürprizli hem. Tatlı da olabilir ekşi de. Birisi için mandalina soyup o mandalinayı paylaşmak… İşte romantizm budur gerisi hikaye.

Kapı açıldı. İlçenin delisi Sefa Efendi içeri girdi. Masaya oturdu. Uzun uzun pastanenin tavanlarına baktı sonra bana döndü.

  • Kır zincirlerini.
  • Hangi zincirleri Sefa Efendi.
  • Sen bir kuş değilsin ben de gemi ama martılar uçup gittiler.

Gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Sefa Efendi’nin böyle garip cümleler söylediğini eşraftan duyardım ama ilk defa ben kendim maruz kalıyordum.

  • Haklısın Sefa Efendi.

Bakışlarını tekrar pastanenin tavanına çevirdi sonra uzun uzun tezgaha, kasaya ve masalara baktı.

  • Yer kırmızı, gök kırmızı, kan kırmızı, insanlar kırmızı, sen kırmızı…
  • Sarı da kırmızı mı Sefa Amca?

Sefa Efendi’nin cümlesini bizim patavatsız Mehmet Ali gülerek bölmüştü. Ne yalan söyleyeyim ben de güldüm. Sefa amca pek gülmemişti. Bakışlarına bir fer geldi. Mehmet Ali’ye dik dik baktıktan sonra:

  • Evlat ben sana can simidiydim şimdi alıyorum onu senden. Sen engin denizlerde boğulmaya mahkumsun şimdi.
  • İlahi Sefa Amca, bir ben yüzme biliyorum iki ne yazık ki bizim ilçemizde bırak denizi göl bile yok. Aforizma kasmasan sevimli bir amcasın aslında.

Bu iki zırdelinin tartışmasına katlanamazdım. Tam araya girecektim. Sefa Amca bana baktı. Sonra kapıdan koşarak çıkıp gitti. Çoğu insan delilere ulvi bir mana yükler bana ise tüm bunlar saçma gelir.

Hava kararmaya başlamıştı hafiften. O sırada kapı tekrardan açıldı. İçeriye solist kızımız Deniz ile yanında bir erkek girdi. Bugün canlı müzik olacaktı pastanede.

  • Hoş geldiniz Deniz Hanım.
  • Hoş bulduk. Sizi tanıştırayım. Cibran. Halil. Halil. Cibran. Halil benim erkek arkadaşım.

Söyleyin sevgili okur, ben mi yavaşım onlar mı hızlı? Tüm bunlara mana veremezken göz ucu ile Mehmet Ali’ye bakmıştım. Yıkılmıştı. Sanıyorum ayrıldığı kişinin bir başkasını bulması ona koymuştu. Deniz sahneye geçmiş ilk şarkısını söylemeye başlamıştı ki bu sanıyorum onu yıkmaktan ziyade yok etmişti: Boğazında düğümlenen hıçkırık olayım/ Unutma beni, unutama beni/ Gözünden damlayamayan göz yaşın olayım/ Unutma beni, unutama beni…

Tüm bunlar olurken acaba Öykü Naz ne yapıyordu? İlginçtir ki bugün o iki izbandut da pastaneye uğramamıştı. Ne olursa olsun yarın Öykü Naz’ı görmeye gidecektim. Ellerimde çiçeklerle değil kilo kilo mandalina poşetleri ile.

*: Kemal Sayar – Yavaşla.

TAG
RELATED POSTS

Bir Cevap Yazın