Kimseye Etmem Şikayet Öykü

Kimseye Etmem Şikayet – 5. Bölüm – Abi Biz Ayrıldık

By on 8 Kasım 2015

Keklik dağlarda çağılar/ Yavrum diye diye ağlar/ Günden güne yansa dağlar/ Görenlerin bağrı yanar/ Ağlarım ben kekliğime/ Seherde öten bülbüle/ İpeklenmiş tüylerine/ Yanaktaki benlerine/ Ağlarım ben kekliğime

Keklik küsme barışalım/ Yuvamıza kavuşalım/ Senden ötmek benden gitmek/ Yolumuzda ağlaşalım/ Ağlarım ben kekliğime/ Seherde öten bülbüle/ İpeklenmiş tüylerine/ Yanaktaki benlerine/ Ağlarım ben kekliğime

İki adet izbandut gibi adam üzerime doğru geliyordu ve ben ne yapacağımı bilmiyordum. Hızlı koşardım bu yüzden kaçmam mümkündü hem kaçmazsam dayak garanti. Koşmak istemedim böylesine ıslanmışken koşup da terlemek, terleyip de hasta olmak istemezdim. Hasta olmak zerre hoşuma gitmez. Sahi hoş ya hasta olunca anlıyoruz çoğu şeyin değerini veyahut değersizliğini. Örneğin, sağlığımızın değerini hasta olunca anlarız. Kafaya taktığımız problemlerin aslında ne kadar önemsiz olduğunu da o zaman anlarız. Eğer sağlıklıysanız dert edecek pek bir şey yoktur hayatta tabi tüm bu dediklerim normal şartlar altında geçerlidir.

Kaçmak istemiyordum ve ben de adamlara doğru yürüdüm. Elbette dilimde Ayet-el Kürsi. Karşı karşıya geldik. Sanki kovboy filmlerinde iki kovboyun karşı karşıya gelmesi gibi.

Sağdaki sordu: “Ne işin vardı o evde?”

Gözlerine bakmak istedim bakamadım çünkü hem boyu uzundu hem de aynalı güneş gözlüğü takmıştı bu yağmurlu havada. Nasılsa dayak yiyeceğim garanti diye düşündüm. O zaman korkaklık yapıp yalan söylememe gerek kalmaz. İnsanların size karşı hiç yalan söylemediğini düşünüyorsunuz değil mi hep başkalarına yalan söylediklerini ama size söylemediklerini… Ne kadar tatlı, kıyamam.

Dedim: “Öykü Naz’ı evine bıraktım.”

Aslında bu da tam doğru cevap değildi. Şemsiyemi almaya gitmiştim, Öykü Naz’ın şarkı söylemesini dinleyip geri dönmüştüm. Gerçi dayak kaçınılmaz ise ne söylediğinizin pek de bir önemi yok.

Bu sefer soldaki sordu: “Ne işin vardı?”

Ses tonlarından bana inanmadıklarını sezinlemiştim. Ne desem boştu. Sessiz kaldım. Eğer yanımda bir sigara olsaydı onu yakıp bu adamların suratına doğru üflemek isterdim. Baktım ne konuşuyorlar ne de beni bırakmaya niyetliler; “Dövecekseniz dövün. Eve gitmem gerek.”

İki adam birbirine tebessüm ederek baktı sanki avı önüne düşmüş bir aslan misali. İçten içe içimi kemiren bir merakım da vardı: “Bu adamların Öykü Naz ile ilişkisi ne?” O muhteris müberra ve de müstesna zekamı konuşturdum.

  • Beni yarın da dövebilirsiniz lâkin tek bir şartım var?

Şaşkın bir ifade yüzlerini kapladı. Sağdaki sordu

  • Nedir o şart?
  • Öykü Naz ile aranızdaki ilişkiyi açıklayın.

İkisi birbirine baktı. O sırada soldakinin telefonu çaldı. Arkası dönüp konuşmaya başladı. Bu izbandut adam kimle konuşuyordu bilmiyordum ama sanki ses tonu adeta yavru ceylanı andırıyordu. “Peki efendim, tamam efendim, özür dilerim efendim, kusura bakmayın efendim…”

Telefon konuşması bittikten sonra tekrar o gür sesi ile biraz da bağırarak: “Delikanlı buralarda fazla dolanma, Öykü Naz ile de fazla takılma.”

Sonra arkalarını dönüp gittiler. Şimdi ben bu adamlara inat Öykü Naz ile daha fazla takılmak istiyordum. Birisi bana bir şeyi yapma dediği zaman yapasım gelir, yap dediği zaman da keyfime gelirse yapasım gelmezse yapmayasım gelir. İnsanın fıtratında olan bir isyan vardır. Size ankette sorulsa “Bu mu? Hayır Bu mu?” diye çoğunuz “Hayır Bu” seçeneğini işaretler çünkü ‘hayır’ içinizdeki isyanın bir tezahürüdür.

Bunlar bana bir fiske bile vurmadan gitmişlerdi. Böyle tahayyül etmemiştim. Hayretimucip yani.

**

Yorgun argın evime geldim. Ev de en az benim kadar yorgundu. Kapıyı açtım. O havasızlığın nevişahsına münhasır kokusu bedenimi kapladı. Çoğu kişi bu kokuyu sevmez ben severim. Çünkü bu koku ev kokusudur. Görüyorum güzel ev diye ofis odalarına benzer resimleri paylaşıyorlar. Ev dediğin az biraz dağınık ve halılı olacak arkadaş. Zaten ev ne demek ayakkabısız dolaşabildiğin mekan. Tamam bunu ben uydurdum ama öyle olmalı.

Size hiç evimi anlatmadım sanıyorum ve siz de hiç merak etmediniz? Cibran nerede yaşıyor acaba evi nasıldır diye? Evimi size anlatmadan önce evimde ağırladığım iki misafiri tanıtmak istiyorum. İki keklik besliyorum evimde. Keklik hayvanına karşı acayip bir sevgim var. Bizim burada baya keklik olur hatta bazı amcalar ava giderler ve kekliği düz ovada avlarlar. Kanatlarını ne yaptıkları hakkında pek bir bilgim yok.

İki adet kekliğim var. Biri dişi biri erkek. Aslında iki erkek mi alsam diye düşündüm şöyle oturup onlarla erkek muhabbeti yapardım. Sonra erkek kekliklere acıdım onlarda benim gibi yalnızlık çekmesin istedim lâkin isim seçimim biraz abes oldu galiba.

Yusuf ile Züleyha değil/ Leyla ile Mecnun değil/ Raif ile Maria değil/ Kerem ile Aslı değil/ Adem ile Havva değil/ Boyoz ile Kumru değil/ Edmond ve Mercedes işte bu.

Benim kekliğim Edmond Dantes gibi asil bir beyzade idi. Her akşam geldiğimde kekliklerim için İki Keklik türküsünü açarım. Bazen Ege versiyonunu bazen de Elazığ versiyonunu dinleriz. Bazen de Keklik Dağlarda Çağılar türküsünü dinleriz. Özellikle Minor Empire’dan dinliyoruz. Neden bilmiyorum ama türkülerde aksanı çok seviyorum.

Keklik beslemek bir nevi terapi benim için. Sorumluluk duygusu kazandırıyor. Yemini ver falan. Belki kekliklerim ölürse ben de kekliğime ağlayabilirim. Kekliğine veya seherde öten bülbüle ağlayabilen bir insan bence insan-ı kamil olmuştur. Doğanın yani eşyanın ruhuna vakıf olmuştur.

Hey gidi eski zamanların içli insanları.

Hey gidi eski zamanların irfanlı insanları.

Hey gidi eski zamanların yanık insanları.

Bazen ben de duygusala bağlayabilirim çünkü ben de insanım.

Oturduğum oda ile kaldığım oda aynı oda. Bir çekyatta yatıyorum. Çekyat her daim açık. Misafirim olmadığı için toplama gereği duymuyorum. Yatağın kenarında 2 numaralı sehpa var. Zamanında modaydı iç içe giren sehpalar. En büyüğü odanın diğer köşesinde tabi altında 3 ve 4 numara var. 2 numara benim yanımdadır. Üstünde bir cips tabağı, bir kitap, birkaç kalem ve bir de defter var. Bu defter size söylediğim o güzel sözleri kaydettiğim defter. Evimde televizyon yok demeyeceğim var.

52 ekran tüplü televizyonum ile ben de gündemi takip ediyorum. Tüplü televizyonlar da tarih olmaya başladı gibi gelebilir lakin o öyle değildir. Tabi tüplü televizyon deyince aklınıza soba gelmiş olmalı. “Abi sobalı zamanlar harika ya, üstüne koyacaksın ekmeği…” Böyle diyen insanların ağzına kürekle vurmayın. Bir hafta boyunca sobalı evde yaşatın. Kovayı bunlar doldursun, bunlar boşaltsın. Çırayı nasıl yakacağını bilmiyor bana soba güzellemesi yapıyor. Bu insanlar diyelim sobayı yakmayı başardı; kesin sobanın altını kapatmayı unuturlar. Hele Lodos geceleri soba tütmeye başladığı zaman (ki tüm geceyi uykusuz geçirir lodoslu gecelerde babalar.) eli ayağı birbirlerine dolaşır. Soba borusu nem yapıp akmaya başladığı zaman… Hele de ev yeni badana olmuşsa.

Dur bir dakika. Badananın ne olduğunu bilmiyor musun? Badana ev hanımları için bir ferahlıktır. Bu konuda uzun uzun size gözlemlerimi anlatmak isterdim ama süremiz kısıtlı.

Diyeceğim o ki hala günümüzde sobalı evler var ve o evlerde yaşayanların imkanı olsa bir dakika tereddüt etmeden kaloriferli veyahut doğalgazlı eve geçerler. Bir adet dolabım var. Yerde kaç yıllık olduğunu hatırlayamadığım bir halı. Küçük bir mutfağım var bir de. Pastanede çalıştığımdan bu yana yemek konusunda sıkıntım yok pek. Ama öncesinde… Bir yumurta ne ile beraber pişirilebiliyorsa hepsini ben yaptım galiba: kaşarlı, beyaz peynirli, pastırmalı, kıymalı, kavurmalı, sucuklu (kurban bayramında), patatesli, salamlı, ıspanaklı, kabaklı, mantarlı, domatesli, tavuklu, biberli, brokolili, sosisli, patlıcanlı, hamsili…

Ne yemek yapmayı öğretecek kimse oldu hayatımda ne de ben istedim. Makarnayı sevmediğim için sabah akşam yumurta yerdim. Haşlanmış veyahut yağda. Şu an mümkün olduğunca yememeye çalışıyorum. Çünkü bıktım. Arada sırada hazır çorba da yaparım. Tüm bunlar benim başıma gelmişken yaşı gelip de evlenmeyenleri anlamıyorum. Hiçbir bekâr, bekârlığı övmez. Ancak kötü evlilik yapanlar bekârlığı överler. Evliliğin esareti, bekârlığın özgürlüğünden bin değil on milyon bin kat evladır.

Duyuyorum bazılarınız diyor ki “Cibran, askerlik yok, okul yok, ekmeğini eline almışsın e evlensene o zaman.” Evlilik güzel şey budur perde ardından haber, güzel olmasaydı diye evlenir miydi Peygamber? Ben zor adamım sevgili okur. Hem kendime göre bir kız bulabileceğimi sanmıyorum. Tüm bunlar bir kenara benim kızın koluna takacak 3 bilezik için bile param yok. Nereye evleniyorum bre hey! Kaç aşk oğlan işsiz kaldığı için son buluyor bu ülkede sen bilmiyorsun tabi.

Baya yorulmuşum. Yağmurda ıslanmak da bunun tuzu biberi oldu. Yatmadan önce genellikle kitap okurum, uykum gelsin diye. Yatağıma uzandım, elimde kitap ama odaklanamıyorum. Bugün yaşadıklarım beynimde tekrar tekrar dönüyor. İstem dışı olarak aklım Öykü Naz’ın şarkı söylediği ana gidiyor.

Güzel sözleri, şiirleri kaydettiğim deftere uzanıp rasgele bir sayfa açtım. Orhan Veli’den bir şiir geldi: “Benim de mi düşüncelerim olacaktı,/ Ben de mi böyle uykusuz kalacaktım,/ Sessiz sedasız mı olacaktım böyle?/ Çok sevdiğim salatayı bile/ Aramaz mı olacaktım?/ Ben böyle mi olacaktım?”

Fark ettiniz mi? Sanki benim için birisinden hoşlanmak zaaf gibi. Bir türlü dile getiremiyorum. Peki bu neden böyle? Daha önce yaşamadığım için mi yoksa reddedilmekten korktuğum için? Bir de bu işler neden bu kadar hızlı olur? Bu işin fıtratında mı var? Herhangi bir siyasi açıklama yapmadı sanıyorum…

Mesela bizim mahallede iki çocuk vardı: Serap ile Bünyamin. Kaç yıldır arkadaşlardı. Sonra iş gönül meselesine gelince yine her şey şipşak oldu. En azından benim bildiğim böyle.

Aşktan çok fazla bahsettim son zamanlarda biliyorum ve şu an daha iyi idrak ediyorum sevgili okuyucu… Birine karşı bir şey hissetmeye başladığınız zaman ister istemez bu konulardan söz açıyorsunuz ve galiba…

BURADA ARAYA GİRMEK ZORUNDAYIM

  • Cibran emin misin oğlum?
  • Yılmaz dediklerimi aktar sen.
  • Bak sonra adım çıkmasın Yılmaz hep aşklı meşkli yazıyor diye
  • Ya bu benim hikayem değil mi?
  • Geri dönüşü olmayan yola giriyorum o zaman.
  • Gir…

…galiba Öykü Naz’dan hoşlanıyorum ve göz kapaklarım kapanıyor.

**

Hakkı Usta şehre gitmek için otobüse bindi. Cebinden antika sandukadan çıkan köstekli saati çıkarıp baktı. Otobüsten indikten sonra kendinden emin adımlarla şehrin arka sokaklarına doğru yürümeye başladı. Madalyonun iki yüzü olduğu gibi bu şehrin de iki yüzü vardı. Hakkı Baba şehrin karanlık yüzünden ilçeye kaçmış olmasına rağmen ara sıra şehre uğraması gerekirdi. Aynı sokakta kimsenin kendini takip etmediğinden olmak için birkaç defa turladı. Emin olduktan derme çatma bir gecekondunun önüne gelip kapıya üç kere vurdu. Kapı açıldı. İçerisi zifiri karanlıktı. Ayakkabılarını çıkardı. Gözlerini kapattı. Ayakları halıyı hissediyordu. Halıyı takip ederek yürümeye başladı. Geldiğinde ise yaşlı bir adam onu bekliyordu.

  • Welcome Hakkı (hoş geldin hakkı)
  • Welcome Sir (hoş bulduk efendim)
  • Did you take the antique box? (antika kutuyu aldın mı?)
  • Yes Sir (evet efendim)
  • Did you give Cibran the red notebook ? (cibrana kırmızı defteri verdin mi?)
  • Of course sir (elbette efendim)
  • Well-done. Now you can leave. (aferin. şimdi ayrılabilirsin)
  • Thank you Sir. (teşekkürler efendim)

Hakkı Baba içi huzur dolu bir şekilde gecekondudan dışarı çıktı. Şehrin merkezine doğru gelirken bir lokantada bir sürü magazin ekibi ve insan gördü. İlk başta bu kalabalığa anlam veremese de sonradan lokantadan çıkan kişiyi görünce anlamıştı. Lokantadaki kişi ülkenin en zengin insanı olan Muhammet Ali Hanzade’den başkası değildi. İçinden büyüklerinden duyduğu şu lafı geçirdi: “Mal da yalan mülk de yalan; var biraz da sen oyalan.”

Rüyadan kan ter içinde uyanmadım. Gayet normal uyandım. Bir bardak su içmedim çünkü uzun süredir bardak kullanmıyorum. Pet şişeden suyumu içtim. Buna nedense çok benzer bir rüyayı daha önce de görmüştüm. Bazen rüyalarımın konusu değişse de mekan aynı kalabiliyor. İlginç olan ise rüyayı İngilizce görmem halbuki İngilizcem hiç de öyle iyi değildir. Liseden kalma şeyler işte. Lise yılları… O bahse hiç girmek istemiyorum.

Her zamanki gibi giyinecekken nedense bugün üstüme başıma çok dikkat ettiğimi fark ettim. Halbuki ben bu tür şeyleri pek takmayan bir adamım. En sonunda giyilmeye layık bir şeyler buldum. Pastaneye geldiğim vakit bir de ne göreyim? Her gün geciken Mehmet Ali bugün erkenden gelmişti. Yüzünden düşen bin parça.

Bana bir Küçük Emrah attı ve şunu dedi: “Abi biz ayrıldık!”

Ve sevgili okur, ekmeğinizi bölüşün, ama aynı lokmayı dişlemeye kalkmayın. Şarkı söyleyin, dans edin, eğlenin birlikte, ama ikinizin de birer yalnız olduğunu unutmayın çünkü lavtadan dağılan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır. Yüreklerinizi birbirine bağlayın ama biri ötekinin saklayıcısı olmasın çünkü ancak Hayat’ın elidir yüreklerinizi saklayacak olan. Hep yan yana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır ve de bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez.*

*: Halil Cibran’dan alıntıdır.

TAGS
RELATED POSTS

Bir Cevap Yazın

Şahinzâde
Ankara

Kalbinden aşina ol; dıştan yabancı görün Böyle güzel yürüyüş cihanda nadir bulunur.

Kategoriler
Sosyal Medya
Twitter
  • Ankara'da öyle bir soğuk var ki dışarıda üç dakika dursanız; üşümeniz otuz dakika boyunca geçmiyor. Evde bile.

    Tweeted on 02:55 PM Dec 07

  • Dört güzel insan. https://t.co/HtV29aE5WT

    Tweeted on 01:24 PM Dec 04

  • Uzun sürenin ardından bir şey çiziktirdik. Buyurun. -- https://t.co/aPnRgKe8Dx

    Tweeted on 02:55 AM Dec 02

  • Yasadır değişmez: Ankara'da hava ne kadar soğuksa, Bilkent Kütüphanesi o kadar sıcaktır.

    Tweeted on 09:47 AM Nov 30

  • Şarabî parçası eşliğinde sanatçıların fotoğraflarının teker teker geldiği bu introdan daha iyi bir intro gelmedi. -… https://t.co/g1nq6O01GF

    Tweeted on 04:07 AM Nov 30

Teraneler Nedir?
Teraneler, modern dünyaya sıkılan bir kurşun, insanlara ise uzatılan bir demet çiçektir. Kalıplar dışına çıkmayı hedefleyen ve izahı olmayan şeylerin izahını mizahıyla birlikte yapmak, suratı asık olanlara bir tebessüm hediye etmek en büyük gayemizdir. Umutsuz, melankolik gençlere bir tokat olup onları gaflet uykusundan uyandırmak bizim görevlerimiz arasındadır. Sitenin felsefesi: “Bizi sıradanlık değil, çılgınca fikirler kurtaracak” olup kalıpları yıkmak ve sorgulamak bunu yaparken de güldürmek amacımız. Size “bırak bu teraneleri” diyenler olacak onlara aldırmayın, zira bu teraneler akl-ı selim teraneler.
Kumpanya Blogları