Kimseye Etmem Şikayet Öykü

Kimseye Etmem Şikayet – 4. Bölüm – Yangın Toprakmışım Yağmurlarına

By on 25 Ekim 2015

Kafamda izbandut gibi iki adam ile Öykü Naz arasındaki ilişkiyi çözme çabası, dışarıda hafiften yağmur, elimde büyükçe bir paket bu şekilde girdim pastanenin içine. Pastaneden içeri girdiğim zaman gözlerim Mehmet Ali’yi aradı. Göremeyişimin şaşkınlığı yüzüme yansımış olacak ki Hakkı Ustam

  • Artık Mehmet Ali akşamları erken çıkacak. Malum çocuğun sınavı yaklaştı. Akşamları sana biraz daha yük düşecek önümüzdeki günlerde. Sıkıntı yoktur inşallah.
  • Yok ne sıkıntısı, çalışsın çocuk…

Tabiki de büyük sıkıntı… Her akşam gelecek müşterilerle ilgileneceğim. İnsanlarla ilişki kurmak zorunda kalacağım. Ne kadar da leş bir durum değil mi sevgili okurlar… İnsanları sevmek zorunda değiliz hatta neden sevelim. Sevmek zayıflıktır. Büyük konuşmayı sevmem… Yalan söyledim. Severim. Aslında hepimiz içten içe büyük konuşmayı severiz ama sonra korkarız. Çünkü büyük lokma ye emme büyük laf deme demiş büyüklerimiz bize.

Elimdeki paketi tezgahın üstüne bıraktım. Şu an hafiften çiseleyen yağmur akşam gelecek olan fırtınanın habercisiydi. Belli bir yıl bir ilçede ikamet ederseniz onu tanımaya başlıyorsunuz. Hava durumuna bakmaya gerek yok. Eğer tanıyamıyorsanız siz o şehrin ruhuna, sırrına vakıf olamamışsınız demektir. Gerçi bunu bilmek bana pek bir şey katmıyor. Sahi bildiğimiz hangi şeyler bize bir şeyler katıyor?

Kafamdaki bu gereksiz düşüncelerden (evet ben de bazen istem dışı olarak gereksiz düşünebiliyorum.) Hakkı Ustamın cebinden çıkardığı baba yadigârı çakının açılmasıyla kurtuldum. Paketin naylonunu usulca, nazik bir şekilde çakı ile açtı. İçinden tahta bir sanduka çıktı. Sandukayı açtığı zaman kutusundan büyük hissediyordu galiba… Ben de merakla onu izliyordum. Normalde insanları merak etmem ne halt yerlerse yesinler… Ama bu paketi sevmediğim bir insandan aldığım için benim ilgimi cezbetmişti.

Sandukaya dikkatli baktığım zaman o da ne!? Yine Arapça yazılar falan vardı tıpkı siyah sigaranın kutusu gibi… Gerçi evde bir köşede duruyor hala kırmızı sigara… Kutuyu açtı. İçinden bir adet köstekli saat bir adet eski boş çerçeve çıktı. Onları güzelce poşete koydu. Tam bu antikalığa zıt iki adet ajanda çıktı. Biri kırmızı biri mavi olan bu iki ajanda yeni alınmıştı.

  • Cibran gel oğlum!
  • Peki ustam.

Oldum olası böyle çağırılmaktan nefret ettim. Hatta tiksinç bir şey benim için.

  • Al bakalım şu kırmızı defteri.
  • Hayda
  • Ne oldu evladım?
  • Ustam defterin kırmızısı, sigaranın kırmızısı…
  • Renklerle bir derdin mi var evlat?
  • Yok da yani ben ne yazayım bu deftere.
  • Sevdiğin güzel cümleleri yaz, okuduklarını yaz. Alak suresine baktığın zaman göreceksin ki her şey okumakla başlar. Sonra düşünmek faslı gelir. Sonra ise yazma faslı gelir. Yani yazabildiğin kadar yaz.
  • Peki.

Biliyorum. Eğer uzatırsam o da konuşmayı uzatacak, vaaza başlayacak. Belli bir yaşı geçince insanlara otomatik olarak vaaz verme, öğüt verme yaması yükleniyor. Birisi bana öğüt verdiğinde fena halde canım sıkılır. Bırakın efendim hatamızı da ağız tadıyla yaşayalım. Gerekirse bin pişman olalım. İnsanoğlundaki temkinlilik duygusunu anlayamıyorum.

Geçenlerde kafeye bir kız grubu geldi. Kızın birisi sevgilisinden ayrılmış. Diyorlar ki bağlanmamak gerek, aşk acısı çekme… Bırakın bağlansınlar bırakın aşk acısı çeksinler. Sahi bu gençler 30 – 40 yaşında bu duyguları bu derece şiddetli hissedebileceğini, yaşayabileceğini mi sanıyorlar? İleride çocukları olacak onlar aşk acısı çektiği zaman nasıl empati yapabilecekler? Ben duyguları üst derece yaşayan biri değilim ama o insanlara saygı duyarım. Her şey zamanında güzeldir arkadaşlar.

  • Cibran ben de çıkıyorum. Dükkan sana emanet. Bugün çok müşteri gelmeyecek gibi hissediyorum. Kal sağlıcakla. Allah’a emanet.
  • Tamamdır ustam iyi geceler.

Hakkı Ustam emektar paltosunu giydi. (bir hikayede bir palto geçiyorsa o palto mutlak ve muhakkak emektar bir paltodur.) Başına kasketini geçirdi. Ve kapıdan naif adımlarla dışarı çıktı. Yağmurdan gocunmadığı belli idi zira acele edermiş gibi bir hali yoktu. Her ne kadar bazı hareketlerine kızsam da Hakkı Ustamın yeri bir ayrıdır bende.

Geçenlerde sordum “Ustam, o kadar görmüş geçirmişliğin var keşke sendeki hayat tecrübesi ben de olsa. Mazin ne hazinelerle doludur.” Şöyle bir durdu. “İnsanlar maziyi abartıyor Cibran. Bir şey mazi olduktan sonra ha 60 yıl yaşamışsın ha 21 yıl ha 1000 yıl hiçbir farkı yok. Mazide kalanlar bir an olmaktan öteye gidemiyor.” Dedim ne kadar da güzel bir tespit.

Allah kahretsin! Yanımda kitap getirmeyi unutmuşum. Akşam Mehmet Ali de olacak diye kitabı almamıştım yanıma. Kütüphanede çalıştığım yıllardan kalma bir alışkanlık. Boş kalır kalmaz nedense kitap okumam lazım dahası bir işle iştigal olmam lazım. Bunu da kitaplarla ne güzel hallediyordum ama şimdi…

Şu an yalnızlığımı gidermek için Türkiye’de çok sık uygulanan bir yöntemi deneyeceğim. Türkiye’deki ev hanımlarının %90’ı bu yöntemle yalnızlıklarını bir nebze unutuyor. Kendilerine bir yoldaş buluyor. Uzaktan kumandayı elime alıp bir köşedeki televizyonu açtım. Başladım zaping yapmaya. Bu konuda kimse bizim milletin üstüne su dökemez arkadaş.

İlk haberlere denk geldim. Türkiye’nin en zengini olarak gösterilen Muhammed Ali Hanzade televizyonda açıklama yapıyordu.

“Şimdi bizim çeşitli banklara borcumuzu ödemediğimizi söyleyen haberler var. Bu haberler külliyen yalan. Başta Hanzadeler her zaman borcunu öder. Ben Muhammed Ali Hanzade bu yalan haberler ile ilgili gerekli hukuki işlemleri en kısa sürede başlatacağım.”

Of yine zenginin malı züğürdün çenesini yoruyor. Bunun ne haber değeri var. O adam borcunu ödese ne olur ödemese ne olur. Türkiye’nin en zengin adamından bize ne? Bana mı zengin? Ha deseler ki Türkiye’nin en zengin adamı sana araba alacak o zaman iş başka tabi. Gerçi ben arabayı pek sevmem ama arabalar iyidir. Neden en zengin adamlar olur da en zengin kadınlar olmaz?

Geçenlerde buraya birkaç genç geldi. Hararetle kadınların çalışmaması üzerine konuşuyorlardı. Sanıyorum romantik İslamcı olabilirlerdi ama pek emin değilim. Artık konuşmaları öyle bir raddeye geldi ki gittim yanlarına.

  • Selamın aleyküm.
  • Aleyküm selam
  • Konuştuklarınıza kulak misafiri oldum da ben cahil biriyim size bir şey sormak istiyorum.
  • Tabiiki…
  • Peygamberimizin hanımı Hz. Hatice bir iş kadını değil miydi? Köyde tarlalarda hep kadınlar çalışmaz mı? Ona rağmen sizin bu tutumunuz nedir?

Derin bir sessizlik. Sanki arizonadaki rüzgar uğultusunu duyuyorum. Tabi benim kafamda “Sumok Wid Evridey” çalıyor Snopp Dogg dans ediyor. Baktım cevap gelmeyecek. Usulca uzaklaştım oradan. En azından şunu demelerini bekliyordum  “Peygamberimiz o zaman daha peygamberliğe nail olmamıştı.”

Haberlerden sıkıldım. Zapinge devam ettim. İşte magazin haberleri. En sevdiğim. Şu an sözlerimde herhangi bir kinaye yok sevgili okur. Ünlülerin hayatlarını zerre merak etmem ama bazılarının o rezil-rüsva hallerinden ibret alırım. Bir de insan olarak dedikodu yapma ihtiyacımız var. Yani nasıl ekmek süt yumurta et ile besleniyorsak bir de gıybet ile besleniyoruz. Benim pek arkadaşım yok hatta hiç yok. O yüzden gıybet ihtiyacımı magazin haberi izleyerek gideriyorum. Herkes hayatının bir kısmında magazine maruz kalmıştır. Hangimiz Alihan’ın Ajdar’a attığı tokatı hatırlamaz veyahut Sevda Demirel’in Hande Ataizi’ne attığı tokat…

Durun durun… Biraz önce size kitap okuyorum falan dedim ya onu artistlik olarak algılamayın. Çünkü bazı insanlar sırf kültürlü gözükmek için kitap okur. Çünkü onlar kızları etkilemek isterler. Biliyorum diyeceksiniz Cibran her olayı kızlara bağlıyorsun ya ağır hastasın veyahut ağır yaralı. Ben Freud’un reerkarne olmuş haliyim. Şimdi mezarından kafasını kaldırıp bir baksa Freud Baba, “vay be haklıymışım” diyecektir.

Mehmet Ali tam da aşık olacak zamanı buldu. Bir gün bir tezgahtar varmış. Bu tezgahtardan bir şeyler almak için bir kumral bir esmer bir de sarışın üç kız gelmiş. Bilin bakalım oğlan hangisine aşık olmuş? Tabiiki de her Anadolu çocuğu gibi sarışın olana vurulmuş direk. Sanıyorum bizim Mehmet Ali’nin aşık olmasında bu durum da etkili oldu. Lâkin aşk dedikleri mefhum nedir? Nasıldır? Bilen var mı? Aşk bu dünyadaki en ama en abartılmış duygudur. Sağ olsun şairler, yazarlar öylesine cılkını çıkardılar ki… Ünlü bir düşünür demiş ki: “Aşk, birisine seni mahvetme yetkisi verip onu kullanmamasına güvenmektir.” Galiba bu yüzden başkalarının mahvına imreniyoruz.

Yağmur baya bastırdı. Bu yağmur uzun bir süre dinmez ve daha da artarak devam eder. Ben de yavaştan pastaneyi kapatayım. Allah’tan sabahki güneşe güvenmeyip bu efsunlu şemsiyeyi yanıma almışım. Tezgahın üstünde duran içi boş  kırmızı defter hala duruyordu. Sahi benim gibi bir insan ne yazabilirdi? Günlük tutmak bana göre değil… Güzel cümlelerim için zaten ayrı büyük ve küçük olmak üzere iki defterim var. Eve götüreyim belki ileride lazım olur.

İyice giyindim, kuşandım ve yağmura çıkmaya hazırdım. Eve gitmeden önce kütüphaneden bir kitap almam gerekiyordu. Tam dışarı çıktığımda birkaç kedinin pastanenin önünde durduğunu gördüm. Onları ellerimle okşadım. Zira kediler anlaşılmak için değil sevilmek için vardı. Aklıma Haydar Ergülen’in şu dizeleri geldi.

evler kedisiz yetim, sokaklar kedisiz üvey sayılır, ben budalasıyım aşkın.

beni de boynu ıssız kedilerden sayın, nasılsa ağzım var dilim yok.

kedilerimin kardeşiyim, inceliği ve mahcubiyeti onlardan öğrendim

beni turnasız türkülerin beni solgun bir kedinin kalbinde unuttular*

Kedilere bu dörtlüğü okudum. Gerçi anlamazlardı ama olsun. İçimden okumak geldi ve yaptım. Canım bir şeyi yapmak isterse onun mantıklı olup olmadığı zerre umrumda olmaz. Yaparım. Kimseye eyvallahım yoktur. Hatalarım da benim doğrularım da…

Kütüphaneden içeriye girdim. Kütüphane geç vakitlere kadar hizmet veriyordu. Ders çalışma kısmına baktığım zaman… Evet oraya baktığım zaman… Deniz ile Mehmet Ali oturmuş ders çalışıyorlardı. Şaşırdım. Ben birinden hoşlanacağım bırakın baş başa ders çalışmayı aradan aylar geçse dahi tanışmaya cesaret edemem. Çünkü hoşlandığım insan ben hayalhanemde mükemmele yakındır. Tanıdıkça o mükemmeliyetini kaybeder. Ben de bundan hiç hazzetmem. O yüzden seviyorsanız konuşmayın zira sevginiz, hayranlığınız azalır.

Bir erkek bir dişi böcekle bile baş başa vakit geçirmeye başlarsa arada bir şeyin olmama ihtimali çok azdır. Yaradılış buna müsaade etmez. Tabi oğlan veyahut kız eşcinsel değilse… Oğlan eğer çok büyük bir iğrençlik yapmazsa veyahut meriç değilse. Benzer şeyler kızlar içinde geçerli.

“O benim kankam ya kardeşim gibi.” Böyle diyenlere küfredesim geliyor. Hadi be oradan. Kadın ile erkek arasında olan çekim bu duruma izin vermez. Dünyada her 3 dakikada bir kanka dediklerimiz çift oluyor. Daha ilginci kanka ayağına yatmış ilişkiler daha sağlıklı oluyor. Çünkü iki tarafta birbirini tanıyor. Neyse bu konu çok su götürür. Sahi siz Su’ya açılamayan Şair’in hikayesini biliyor musunuz?

Bakalım bizim Mehmet Ali hergelesi kanka ayağına yatıp da mı yürüyecek… Bu ayağa yatayım derken, en dipsiz kuyulardan daha dipsiz, en karanlık kuyulardan daha karanlık, en derin kuyulardan daha derin Friendzone kuyusuna düşmese bari. Gençleri rahatsız etmeden içeriden kitabımı alıp çıktım.

Gök gürültüleri ve etkisini artıran yağmur eşliğinde yürürken İnşirah parkında birisinin olduğunu gördüm. Bu yağmurda bu fırtınada çıkmak delilikti. Hemen 1203’ümün el fenerini açtım. Işığı gören kişi bana baktı. Ben hala tam seçememiştim.

  • Cibran !?

Bu Öykü Naz’dan başkası değildi. Burada onu göreceğimi hiç ummuyordum. İlk defa bana adımla seslendi galiba. Değişik.

  • Öykü Naz, bu havada ne işin var dışarıda.
  • Evde duramadım. Buradaki kedinin biri yeni yavrulamıştı. O yavruları bu soğukta burada bırakamazdım.
  • Eee şemsiye falan almamışsın?
  • Aklıma gelince direk evden fırladım.
  • Dur ben de sana yardım edeyim.

İki yavruyu ve anne kediyi o kucağına aldı diğer iki yavruyu da ben tek koluma sıkıştırdım diğer koltuğuma kitapla defteri sıkıştırdım elimde de şemsiye başladık Öykü Naz ile yürümeye.

Hayatımda hiçbir kızla yan yana yürümemiştim.

  • Güzel şemsiye imiş.
  • Teşekkür ederim. Ailemden kalan tek yadigar bana.

Dilime tüküreyim. Neden ekstradan bilgi verdim. Heyecan mı yapıyorum. Hayır. Peki neden konu açmaya çalışıyorum? Cibran kendine gel oğlum.

  • Benimde giydiğim şal annemden yadigar.

Annesi mi vefat etmiş? Anlayamıyorum. Bana tek bir soru sormadı. Düşündüğümden daha zeki bir kız mı yoksa ilgisiz mal bir kız mı? Ne de olsa bir kızın güzel olması onu zeki yapmıyor. Sorsam ne der acaba? Yalnız giydiği mont baya kaliteli. Bir garson çırağına göre iyi para vermiş.

  • Hatıralar önemlidir.

Öykü Naz’ın kaldığı eve gelinceye kadar sadece bu kadar muhabbet etmiştik. Öykü Naz kapıyı açtı. Kediler için önceden hazırladığı kutulara kedileri koydum. İçeri girmedim. O da davet etmedi zaten.

  • Teşekkürler.
  • Ne demek. Yarın görüşürüz.
  • İyi akşamlar.

Kafamda garip düşünceler ile yolda yürümeye başladım. Aslında ne düşündüğümü de bilmiyordum. Kafamda bir şarkı dönüp duruyordu. Evimin olduğu sokağa geldiğimde ıslandığımı fark ettim. Şemsiyeyi Öykü Naz’ın evinde unutmuştum. Hemen koşarak Öykü Naz’ın evine doğru koştum. Tam kapıyı çalacaktım. İçeriden bir şarkı sesi duydum. Öykü Naz bir şarkı söylüyordu. Şemsiyeyi unuttuğumu fark etmiş olacak ki şemsiyeyi koridordan içeri almıştı. Biraz daha dikkatli dinleyince Sezenler Olmuş adlı şarkıyı söylediğini fark ettim. Aman Allah’ım Öykü Naz’ın sesi Deniz’in sesinden 2398475473247379834957 kat daha güzeldi. Şarkı bitinceye kadar dinledim. Allah affetsin. Sonra şemsiyeyi isteyemeden geri döndüm.

Yolda yürürken karşıdan iki insanın bana doğru geldiklerini gördüm.

Evet doğru bildiniz. Karşıdan gelenler iki izbandut adam idi.

Hemen içimden başladım: “Allâhü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm, lâ te’huzühu sinetün velâ…”

  1. Bölüm Sonu

TAGS
RELATED POSTS

Bir Cevap Yazın

Şahinzâde
Ankara

Kalbinden aşina ol; dıştan yabancı görün Böyle güzel yürüyüş cihanda nadir bulunur.

Kategoriler
Sosyal Medya
Twitter
  • Ankara'da öyle bir soğuk var ki dışarıda üç dakika dursanız; üşümeniz otuz dakika boyunca geçmiyor. Evde bile.

    Tweeted on 02:55 PM Dec 07

  • Dört güzel insan. https://t.co/HtV29aE5WT

    Tweeted on 01:24 PM Dec 04

  • Uzun sürenin ardından bir şey çiziktirdik. Buyurun. -- https://t.co/aPnRgKe8Dx

    Tweeted on 02:55 AM Dec 02

  • Yasadır değişmez: Ankara'da hava ne kadar soğuksa, Bilkent Kütüphanesi o kadar sıcaktır.

    Tweeted on 09:47 AM Nov 30

  • Şarabî parçası eşliğinde sanatçıların fotoğraflarının teker teker geldiği bu introdan daha iyi bir intro gelmedi. -… https://t.co/g1nq6O01GF

    Tweeted on 04:07 AM Nov 30

Teraneler Nedir?
Teraneler, modern dünyaya sıkılan bir kurşun, insanlara ise uzatılan bir demet çiçektir. Kalıplar dışına çıkmayı hedefleyen ve izahı olmayan şeylerin izahını mizahıyla birlikte yapmak, suratı asık olanlara bir tebessüm hediye etmek en büyük gayemizdir. Umutsuz, melankolik gençlere bir tokat olup onları gaflet uykusundan uyandırmak bizim görevlerimiz arasındadır. Sitenin felsefesi: “Bizi sıradanlık değil, çılgınca fikirler kurtaracak” olup kalıpları yıkmak ve sorgulamak bunu yaparken de güldürmek amacımız. Size “bırak bu teraneleri” diyenler olacak onlara aldırmayın, zira bu teraneler akl-ı selim teraneler.
Kumpanya Blogları