Kimseye Etmem Şikayet Öykü

Kimseye Etmem Şikayet – 1. Bölüm – Benim Adım Cibran

By on 4 Ekim 2015

Şimdi anlatacaklarımı gerçekten dinleyecek misiniz? Eğer soruya verdiğiniz cevap evetse, benim dünyama giriş yapabiliriz. Hayırsa, bundan sonraki cümleleri okumanıza gerek yok.

Evet diyenlere merhabalar olsun. Bir insan hikâyesini anlatmaya neden bu şekilde başlar inanın hiçbir fikrim yok. Sadece şunu söyleyebilirim eğer bu cümleleri okumaya devam ediyorsanız demek ki bir nebze girişim etkili olmuş diyebilirim ya da aracının hatırı var ki (bu hikâyenin yazarı yok aracısı var) okuyorsunuz.

Zamanında çok ünlü bir şarkıcı konserine baya geç çıkmış. Geç çıkmakla da kalmayıp sahneye çıkıp bir adet elmayı yemiş. Seyircilerin bir kısmı yuhalayarak konseri terk etmiş. Terk edenler gittikten sonra sanatçı dönmüş demiş ki “Çürükler ayrıldığına göre konsere başlayabiliriz.”

Aslında size anlatacağım bu hikâyede ne tren garlarında terk edilmiş âşıklar var ne psikopat seri katiller (bence kiralık katiller de seri katildir) ne kötü adamlardan kaçan insanlar ne de tantuni meraklısı değişik bir dedektif… Benim anlatacağım hikayede genellikle bir bardak süt bir bardak süttür. Çok mana yüklememek gerek. Size hayatımı yürüyerek değil de Eti Bebe eşliğinde süt içerek anlatsam benim çok masum olduğumu düşünürsünüz.

Benim hayatım çok sıradan, o kadar sıradan ki sıradan kelimesi bile bir değişik geliyor kulağıma. Sahi kim bulmuş bu kelimeyi… Size ailemden bahsetmek isterdim zira herkesin bir ailesi vardır Süper Kahramanlar hariç. Aslında bu yönden ben de bir süper kahraman olabilirdim. Annem, babamı yakışıklı bir adam uğruna terk etmiş. Babam da bu terk edilişi kaldıramamış ve bu dünyayı terk etmiş. İkisinin tek ortak özelliği sanıyorum bir de beni terk etmeleri. Bu hikâyemin adını “Firar” mı koysam diye düşündüm çünkü hepimiz bir şeylerden muhakkak kaçıyoruz en çok da kendimizle yüzleşmekten. Belki Hilmi Yavuz yanılmıştır; hüzün değil de firar etmek bize en çok yakışan şey olabilir.

Diyordum ki süper kahraman olabilecek bir potansiyelim vardı ya da büyük bir adam. Peygamberimizin babası doğmadan ölmüştü mesela, Hz. İsa ise babasız olarak dünyaya gelmişti. Süpermen, Örümcek ve daha niceleri… Bunlar bir kenarda dursun ben ne büyük bir insan olabildim ne de başka bir şey.  Ben olsam olsam serseri olabilirim.

Hayatım bu küçük ama cennetten bir köşe olan ilçede geçti. 18 yaşıma gelir gelmez çalışmaya başladım. Garip bir rahatsızlığımdan dolayı çürük raporu verdiler bu yüzden askerlikten de yırttım. Şimdi 1+0 bir evde yaşıyorum. Hayatımdan memnunum.

“Bozuk bir saat, hedefi olmayan bir insan gibidir.”

Pastaneyi açmaya giderken her zaman bu yazıyı görürüm. Hakikat Pastanesi’nin karşısındaki saat tamircisinin dükkânında hat ile bu yazı yazılmıştır. Dükkân küçük bir kulübeyi andırır. Ön camındaki vitrinde Patek Philippe’ler Rolex’ler Swatch’lar göremezsiniz. Bu dükkânda Casio bile lüks bir saattir. Genellikle çocuklara ve yaşlılara hitap eden saatler bulunur. Kolumdaki saati ise yine Zaman Avcısı kendi elleri ile yapmıştır. Onun da ayrı bir hikâyesi var anlatırım elbet. Yol uzun, hikâyemiz çok elhamdülillah çok da derdimiz yok.

Hakikat Pastanesi’ni 21 yaşımdan beri ben açarım. 21 yaşımdan beri ustaların hazırladığı börekleri fırına ben veririm. Anlıyor musunuz gençliğimden beri burada çalışıyorum. Ne olaylar gördü bu gözler. Ne aşklara şahitlik etti. Yokluğu da gördük varlığı da. Saçlarımı ben bu pastanede tek tek ağarttım sevgili okur.  Bu sırada geçen hafta 21. Yaşıma bastım. Bir haftadır ben açıyorum yani Hakikat Pastanesi’ni. Hakkı Ustam bana çok çabuk güvendi. Böylesine bir çağda bir insan bir insana bu kadar hızlı güvenebilir miydi?

Hakkı Ustam gençken Nusret Baba diye nam salmış bir fırıncının yanında çırakmış. O da Safer adlı mübarek bir zatın yanında çıraklık yapmış. Anlayacağınız bir zincir var. Sanıyorum bu süre zarfında Hakkı Ustam beni bu zincire dâhil etmeye çalışacak diyeceğim ama benim gibi bir serseriden bırakın bir zincire dâhil olmayı, adi lastik bile olmaz.

Pastaneyi açtık, birazdan tatlılarımız gelir, onları tezgâhlara yerleştiririm. Aha da bizim ufaklık geliyor. 7 yaşındaki bu küçük çocuk tatil günlerinde çay ocağında çıraklık yapardı. Çay ocağı hemen saat tamircisinin yanındaydı. Tavşankanı çayımı bu çocuk getirir ben de ona bir adet topitop verirdim. Topitopu bilir misiniz? İnce plastik bir çubuğun üstünde şeker olur. Bazıları kolalı bazıları portakallı bazıları ise çilekli olur. Ben topitop alırken çok cömert davranırım. Adi topitop almam. Kocaman için sakızlı olan çilekli topitoplardan alırım hep bizim kerataya, o da keyifle topitopunu yer. Bazen korkuyorum, çocuğun dişlerinin çürümesine vesile olur muyum diye? Korkmak da ne kelime titriyorum. Bu devirde bir dolgu yaptırmak ise dünya parası. Çürük diş ağrısı hele aman Allah’ım. Sahi çürümeyen dişin ağrısı mı olur… Ben de iyice saçmalıyorum.

Nerede kaldı şu Mehmet Ali hergelesi. Kesin dün gece yine bir tartışma programını izlerken uyuyakalmıştır. Mehmet Ali tam bir siyaset sevendir. Geçenlerde maç izliyoruz, faul oldu, mavili takım frikik kullanacak. Spiker dedi ki: “Hakem barajı 9.15 e çekiyor.” Sen misin onu diyen? Aman Allah’ım bir başladı adını duymadığım ülkelerdeki seçim barajlarını saymaya, tarihini anlattı da anlattı. Diyemiyorum Mehmet Ali sus oğlum. Maç izleyelim ağız tadıyla… Olmuyor. Siz topal bir insandan düzgün yürümesini isteyebilir misiniz? Duyma kaybına uğramış bir insandan fısıltıları duymasını istemek ne kadar etik ve mantıklı olur? Mehmet Ali bir siyaset bağımlısı ve illuminatici. Ne mi alaka? İleride tek tek anlatacağım merak etmeyin.

Ne diyorduk? Ha Mehmet Ali… Artık siyaset genine işlemiş. Hani bilirsiniz Adenin – Guanin – Sitozin ve Timin vardır. Mehmet Ali’nin genlerini oluşturan bir baz daha var: “Siyasetin” Bakın koştura koştura geliyor bizimki köşeden. Her ne kadar kızsam da severim keratayı. Mehmet Ali 19 yaşında, 1 yıldır burada çalışıyor aynı zamanda YGS adlı sınava tekrardan hazırlanıyor. Benden küçük olduğu için bana hürmet eder. Ben 21 yaşındayım ama saç sakal az karışık olunca daha çok 25-26 gösteriyorum.

Geçenlerde geldi Mehmet Ali. Abi bir uygulama var illa ki sana da yapalım. Yeni akıllı telefon aldı hevesli çocuk, kıramıyorum da. Fotoğraf çekilip konulunca yaşını gösteriyormuş. Hakkı Ustam da o gün berberden gelmiş, tıraşını olmuş. Benim fotoyu bir koyduk 52 göstermesin mi? Hakkı Usta’nın fotoğrafını koyduk 47. Hakkı Ustam içten bir kahkaha ile güldü.

Pastanemizin çiçeği olan Öykü Naz bile hafif tebessüm etti. Çiçek falan dedim ya hemen yanlış anlamayın. Öykü Naz pastanemizde çalışan garson kız. Mehmet Ali de ona yardım ediyor. Aslında Hakkı Usta dedi ki ilk bana “Yahu seni de garson yapalım.” “Aman ustam” dedim. “Beni insanlarla muhatap etme.” Dedi: “Ağzın iyi laf yapıyor.” “Aman Ustam sakın insanlar nasıl canavar. Nasıl yüzlerinden riya akıyor. O yapmacık tavırlar. Ben serseri biriyim. İnsanların kalbini kırarım. Müşteri kaybederiz.” Peki dedi Ustam giy dedi tulumları. Şaka yapıyorum öyle demedi elbet zira burada Cem Karaca şarkısı söylemiyoruz ki zaten ne haddimize…

İlk başta çuval falan taşıttıracak oldu yapamadım. Malum bel sakat. Dedi artık sen sipariş falan düzenle. Şef garson gibi takıl. Sağ olsun beni işe alabilmek için ek pozisyon açtı. Gerçi benim gibi hayta birini nasıl işe aldı orası da garip. Bundan tam bir hafta önce, kütüphanedeki işimi kaybetmiştim ama ben haklıyım sevgili okur. Bak dinle.

Kütüphanede böyle kitap isteyenlere yardımcı oluyor, akşam da iade edilen kitapları raflara diziyoruz. Onun dışında pek işimiz olmuyor. İlk üç gün telefonda snake oynamaya çalıştım ama nereye kadar snake. Dedim bari kitap okuyayım. Böyle kitaplarla tanıştım ben. Yani bir yıl kadar kitap okumuşluğum var. Öyle çok okur – gezer takımından değilim. Neyse Monte Kristo Kontu’nu okuyorum. Tam da en heyecanlı yerindeyim. Geldi birisi bana bu kitabı bul. Dedim: “Güzel ablam en heyecanlı yerindeyim. Sen bi 10 dk bekle.” Yok, anam yok illaki hemencecik olacak.

Ben bu insanlardaki hız sevdasını anlayamıyorum arkadaş. Mailler hemen gitmeli, mesajlara hemen cevap verilmeli, birini aradığınız zaman hemen geri dönmeli… Her şey hızlı olmalı. Zaman Tamircisi ile ne zaman iş çıkışı oturup bir çay içsek, zaman üzerine felsefe yapar sonra insanlara böyle genel genel giydiririz.

Hâlbuki biz de onun bir parçasıyız diye hiç öz eleştiri falan yapamam. Ben değilim kardeşim. Kullandığım telefon bile Nokia 1203. Hani ince ve şık, şarjı 1 hafta giden. Hafif. Radyosu yok biraz sıkıntı ama çocukken 256 MB’lık bir MP3 hediye etmişlerdi. Hani bu iki tarafı oval. AAA kalem pil ile çalışan. Toplam 60 şarkı alıyor. Normalde internet kafelerde USB takmak yasaktır. Sağ olsun bizim buradaki internet kafeci abi halden anlıyor, benim takmama izin veriyor.  60 şarkının yarısından fazlasını enstrümantal müzikler oluşturuyor sonra değişik müzikler falan da var tabi. Radyo özelliğini çok kullanıyorum. Türk Sanat Musikisi çalan radyo kanallarını dinliyorum genellikle. Mübarek gün ve gecelerde ise radyodan çeşitli hocaların vaazlarını dinlerim.

Yani çok üşengeç bir insanım. Gidip camide namaz kılmak varken vaaz dinlemek daha basit gelir. Yatağımda uzanırım derim ki Allah’ım günahlarımı affet bundan sonra iyi bir kul olacağım. Böyle çok samimi konuşurum Allah’la, yani beni Yaratan O, arzuhalimi de en güzel, canispare bir şekilde ona anlatırım. Bazen korkuyorum acaba saygı kurallarını aşıyor muyum diye? Bende de biraz mizah duygusu genlere işlemiş aileden gelen bir özellik bu. Çünkü aileniz olmayınca her şeyi mizaha vuruyorsunuz demek istemem. Ailem var ama uzaktalar baya baya.(biri öteki dünyada diğeri de benim için artık ölü inşallah Müge Anlı’ya çıkmaz beni aramak için (âmin))

Bir nevi gurbetlik acısını mizahla gideriyorsunuz da demek istemem. Belli bir yıldan sonra gurbet ülfet haline geliyor. Hep aynı yerde yaşamışsın gurbetlik ne alaka diyorsunuz değil mi? “Ben kendimin gurbeti onun sılasıyım” demiş bir şair. Gurbetlik ve ülfet tıpkı evlilik gibi aşk gibi. Hatırlasanıza bir kızdan/erkekten ilk hoşlandığınız zamanlardaki o ilk bakışmaları. Kalbiniz nasıl da güm güm atardı. Sevgili olduktan birkaç ay sonra yine sevgi dolu gözlerle bakarsınız ama ülfet kaplamış her bir tarafınızı. İşte bu yüzden dizilere çok ama çok kızıyorum. Erkek karakterleri öyle bir betimliyorlar ki sanki her gördüğünde deli divane âşık… Ya dizideki erkeklere benzemiyorsun diye söz atan kızlar var artık. Size şaka gibi geliyor ama bu hayat kitabının tam orta yerinden betimlemeler.

Vay be “hayat kitabının tam orta yerinden betimlemeler..” Ne kadar da güzel bir tamamlama bu hemen not defterime kaydetmeliyim. Benim kızlardan ziyade güzel cümlelere zaafım var. Kızlara da zaafım var elbet bir aziz değilim yaradılış sonuçta fıtratımız böyle ama aksakallı dede gelse dese ki “Güzel bir cümle mi duymak istersin yoksa Elçin Sangu ile bir akşam yemeği mi?” Güzel cümleyi tercih ederim. Zaten benim bir teorim var. Eğer yeteri kadar güzel cümle bilirseniz, kendinize âşık edemeyeceğiniz kız yoktur.

Azizim, edebiyat en büyük illüzyondur. İyi bir şair, yazar sizi dünyanın en büyük acısını çektiğinize inandırabilir. Bir haftadır bu pastanede çalışıyorum. Bazı kızlı – erkekli gruplar geliyor. Muhabbet ediyorlar bazı erkekler bazı kızlara kesik ama erkekler konuşmasını bilmiyor. Bilmeyince de uzaktan Müslüm Gürses’in Hangimiz Sevmedik klibindeki gibi hareketsiz kızların etrafında çırpınmaktan başka bir şey yapamıyorlar. Erkekler biraz odundur. Hani güzel cümlelerle bir erkeği etkilemek, kadını etkilemekten daha zordur. O yüzden kadınlar makyaj konusunda üstat olmuşken, erkekler de söz söyleme konusunda öyle olmuştur. Feminist arkadaşım kızma, bu tarihi bir gerçek.

Ne diyordum, kütüphaneden neden kovulduğumu anlatıyordum. Monte Kristo Kontu’nun en heyecanlı yerindeyim. 10 dakika bekleyemedi kadın. Yok sen bana hizmet etmelisin. Bu yüzden para alıyorsun. Senin maaşın benim vergilerimle ödeniyor da mödeniyor da… Vallahi yeter diye bağırdım. Kapıma dayanma sakın/ Yakarım inan yakarım/ Rezil olur ele güne/ Aldırmadan hiç kimseye/ Yaka paça seni atarım diye de söylenince müdür duymasın mı bu sözlerimi. O gün kovuldum. Doğum günüme bir gün kala kovuldum ve işsizdim.

Karakter olarak işsiz birisi olmak sıkıntı değil de iş durumu işsiz olmak sıkıntı. Yani bazı şeyler parasız olmuyor. Maaşımın arta kalanını ve bir miktar maaşını yarın gel al dedi müdür. Çıktım biraz aylak aylak dolaştım, kâğıt toplayıcılarına falan baktım. Sonra gittim acil servisin koridorlarında dolaştım. Hep bunlara baktım ki halime şükredeyim.

Gece olmuş, saat 00.00 ı geçmişti. Tam pastanenin önünden geçerken canım nasıl da elmalı kurabiye çekti anlatamam. Resmen aş erdim. Girdim bir tek Hakkı Usta kalmış.

  • Ustam ben bir elmalı kurabiye alabilir miyim?

  • Elbette evladım ama biraz beklemen gerekecek.

  • Önemli değil ustam. Sevdiğimizi beklemek kadar güzel ne olabilir ki şu dünyada…

Böyle başlayan muhabbetin devamında bir anda Hakikat Pastanesi’nin anahtarlarını elimde bulmuştum. Sanıyorum bunda o an bir elmalı kurabiyenin parasını ödeyecek kadar servetimin olmaması da etkili olmuştur.

Esnaf da yavaştan gelmeye başladı. Şimdi pastanemizin sıcacık börekleri ve de çay ocağının mükemmel çayı ile kahvaltı yapacaklar. Ben de yavaştan önlüğümü giyeyim. Börekleri şimdiden hazırlayayım. Genellikle aynı eşraf gelir ve hepsinin yiyeceği börekler hazırdır. Ben böreklerin yanına bir de bir güzel cümle yazıp bırakırım. Yaşlı amcalar kâğıtları okuyup kahkahalarla gülerler. Bazen karınlarını doyurmak için değil de sırf gülmek için geldiklerini düşünürüm.

İşte pastanemizin diğer çalışanı Öykü Naz Hanım da gelmekte. Lüle saçları ve güzel yüzü ile civardaki erkeklerin ilgisini çekse de şu ana kadar ben herhangi birisiyle gezerken, bırakın gezmeyi konuşurken dahi görmedim. Gözlerinde hep bir eylül hüznü saklı bu kızın. Sadece geçenlerde kendisinin tatil gününde pastanenin yanındaki İnşirah Park’ında tek başında bankta otururken gördüm. Bir an tereddüt ettim acaba gidip konuşsam, selam versem mi diye sonra vazgeçtim. İnsanların yalnız kalma özgürlüğünü fütursuzca kısıtlamak benim gibi beyefendi, centilmen bir erkeğe asla ve asla yakışmazdı.

Esnaf böreklerini yiyedursun, ustam geldi.

–          Bugün günlerden hangi gün?

Gayri ihtiyari saatime baktım ve dedim ki “Bugün günlerden güzellik, sefa geldin, hoş geldin Hakkı Ustam.” Dedim. Zaman Avcısının yaptığı saat ilginç bir saat. Analog ama arkasında dijital bir ekran var. Günler yazı ile yazıyor ve öyle pazartesi – salı değil. Güzellik, huzur vs. İlk başlarda yadırgıyor insan ama sonradan alışıyor neden alınmış kararlara uyalım ki. Böyle basit şeylerde anarşist ruhum ortaya çıkar ve aynaya bakarak kendi kendime şöyle derim: “Bu yüzün ardında sadece bir ruh yok. Bu yüzün ardında bir fikir var ve fikirlere kurşun işlemez.”

Evet, sevgili okur, en başlarda dediğimiz gibi bu hikayede öyle cinayetler, esrarlı olaylar, büyük aşklar yok. O kadar şey anlattım kimse de çıkıp sormadı ki “Hacı abi senin adın ne?”

Benim adım Cibran.

Ve siz tanrının sevgili kulları, son noktayı keşfedebilmek için uzun zamandır uzakları gözlüyor ve gemilerinizi bekliyorsunuz. Ve siz sevgili okur bu hikâyeyi okuyarak benim rüyalarıma yelken açtınız ve şimdi benim uyanışıma geldiniz ki bu benim sanıyorum en derin rüyam…*

  1. Bölüm Sonu

*: Halil Cibran’ın sözlerinden alıntıdır.

TAG
RELATED POSTS
1 Comment
  1. Cevapla

    K

    5 Ekim 2015

    Elimde olsa Cibran’ın çalıştığı pastanenin yakınında bi yerde işe başlardım.

Bir Cevap Yazın