Fırında Sütlaç Öykü

Fırında Sütlaç – Beşinci Bölüm – Kenan İline Mektuplar

By on 1 Temmuz 2015

7 yıl sonra…

  • Pelin, aşkım hazır mısın konsere geç kalmayalım sonra.
  • Ben hazırım da çocukları giydiriyorum.

Kenan Yusuf, villanın üst katından koşarak babasının boynuna atladı. O sırada Pelin ile Kenan Yusuf’un ikizi olan Elif Eylül merdivenden aşağı doğru iniyordu. Berke, kızının mı yoksa eşinin mi daha güzel olduğuna karar veremedi. Hemen mutfağa koştu, dolaptan çörekotu alıp, oğlunun cebine, kendi cebine ve de eşi ile kızının çantasına serpti. Evden çıkarken Pelin, pencereleri ve ocağın altını kontrol etti. Beraber geniş aile arabalarına binip konser salonuna doğru gittiler. İlk defa Eylül Su, solist olarak bir orkestra ile konser verecekti. Konser salonu hıncahınç doluydu. Zira insanlar Eylül Su’yu asıl yazar kimliğiyle özellikle de K.İ.M. adlı kitabı ile tanımıştı. Kenan İline Mektuplar adlı bu kitapta bir türlü sahibine ulaşmayan mektuplar yer alıyordu. Ayrıca konserin bir kısmında Göksel sesi ile eşlik edecekti. Berke ve ailesi V.I.P. davetli olduğu için en öne oturdular. Orkestra şefi tek tek kişileri tanıttıktan sonra, en son bu konsere klasik kemençesi ile eşlik edecek olan Eylül Su Geylani’yi tanıttı. Eylül Su, tanıtılırken aklı geçmişe gitti. Yusuf’tan o andan itibaren hiçbir haber alınamamıştı. Sınavdan çıktıktan sonra hemen bir kemençe almış ve de kursa kaydolmuştu. Kaç gece uykusuz kalmıştı, kaç gece rüyalarda buluşmak için dualarında göz yaşı dökmüştü. Yusuf, bir güvercin gibi uçup gitmişti. Asla büyük konuşmayacaktı, birkaç dakika tüm hayatını bağlamıştı. Birine çarpılmak bir gün, beğenmek bir saat ve de sevmek bir gün ama birini unutmak bir ömür boyu sürer diyen Halil Cibran ne kadar haklıydı. Ve ekliyordu Cibran, zira aşk sizi nasıl taçlandırırsa; öyle de çarmıha gerecektir; nasıl serpilmeniz içinse öyle de budanmanız içindir. Yine bir gün kafasında yasak düşünceler ve de kalbinde Yusuf hasreti ile kaleme aldığı şu mektup aklına geldi.

“ Sevgili Yusuf,

Neredesin? Gidişin hayatımı zindanlara çevirdi. Ne bir mektup geliyor ne de bir haber senden… Ne gözlerin doğuyor gecelerime ne de sözlerin geliyor kulağıma… Belki hata bendeydi, bir an gaflette bulundum ve gönlümün kapılarını ardına kadar sana açtım. Hiç ummadığım bir anda kalbimin sevda noktasını emanet ettim. Belki de senin kerametin buydu, benim de imtihanım. Şimdi hangi acıklı şarkıyı dinlemek, yüreğimi ferahlatır bilemiyorum. Hangi şiir bu hasreti anlatır? Hangi yazar uzun uzun betimleyebilir sana olan hislerimi… Şu an dilime nedense Sezen Aksu’dan İki Gözüm adlı şarkının nakaratı dolandı. İki gözüm seneler geçiyor/ Gönül ektiğini biçiyor/ Bir selam lütfet/ Bu ne çok hasret/ Gel kavuşalım artık… Ama yok ilahi ben bu şarkıyı dilime dolamamam lazım. Ancak ve ancak dilime dolanacak şarkı şu olmalı: “Bir fırtına tuttu bizi deryaya kardı/ O bizim kavuşmalarımız a yârim mahşere kaldı…” Mahşerde de kavuşur muyuz emin değilim. Sen koskoca evliya… Ben ise günahkar bir kulum. Ben seni kaybettim Yusuf, seni bulmayı geçtim Kenan ili de bulunmaz. Aşkın pazarında canımı satmak istedim ben de… Lâkin bu canı sana kendi ellerimle rehin bıraktığımı hatırladım birden. Bu yazdıklarım sana ulaşmayacak biliyorum. Senin kaderinde Şems benim kaderimde Mevlana olmak mı vardı? Ne ara seni, senden gelecek yalan habere bile tüm bursumu verecek kadar sevdim? Hani sen eski evliyalar gibi değildin, hani sen neşeli bir evliya idin, hani evliyalar iyi insanlar idi, Allah’ın bir evi Beytullah diğer evi kulunun kalbi değil midir? Sen nasıl yıktın ve gittin? Sen evliya Yusuf şimdi arkanda kırık bir kalp bıraktın… Bir değil bin kez hacca gitsen ne yazar! Belki öldün, derler ki Allah sevdiği kulunu yanına erken alırmış. Gerçi ölen bedenmiş, aşıklar ölmez demişler…

Bazen sana çok ama çok kızıyorum. Suratına bir yumruk atasım geliyor. Böyle tam burnunun üstüne… Sonra kıyamıyorum. Hayallerimde bile sana kıyamıyorum Yusuf. Sen nasıl kıydın bana. Böyle habersiz çekip gitmeler neden, nereye? Belki diyeceksin sen de amma abarttın altı üstü bir bakıştı, bu kadar büyütülecek ne vardı? Sen bana öyle bir baktın ki Yusuf, sanki ben yeniden doğdum. Havva’nın Adem ile ilk kez karşılaşması gibiydi bakışların. Sanki o an ben ismimi ve cismimi unuttum. Bakıyorum üç yıl geçmiş gidişinden bu yana. Bak yine Didem’den satırlar yağıyor hüzün kuraklığında kavrulmuş gönül toprağıma: Allah’la samimi oldum geçen üç yıl boyunca/ Havı dökülmüş yerlerine yüzümün/ Büyük bir aşk yamadım/ Hayır/ Yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım/ Gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı/ Tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım…/ Saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı…

Yusuf sen gittiğinden beri, senin bir daha gelmeyeceğini hissediyorum. Sen daha gelmezsin ve de gelmeyeceksin. Ben yanına gelsem olmaz mı? Mektubum güvercin olsa da sana ulaşsa olmaz mı? Eğer aşk mukadder ise gelsem, kimseler bilmese… Son vapurları kaçırmış gibi yanına gelsem, beni saklasan, kimseler bulamasa tıpkı benim seni bulamamam gibi… Ben bu hasretle yaşamaya alışırım belki ama kalbim kırılır. Kalbim kırıldıkça kırılır eyvallah da sen bunun vebalini ödeyebilecek misin?

Yusuf seni özledim. Dön gel artık.

Nokta.”,

Birden orkestranın la notasını girmesi ile kendine gelen Eylül Su, kemençesine uzanıp orkestraya eşlik etmeye başladı. Berke ve Pelin Eylül’deki bu durgunluğu fark etmişti. Berke’de Eylül Su gibi hüzünlüydü, bir dostunu kaybetmenin hüznü vardı. Onu baya araştırmıştı, nerede olacağını bulmak istemişti. O kısa geçen bir günlük macera da Yusuf  “Eksikliği Allah dışında başka bir yerde ararsan, o eksikliği ancak bu doldurur” deyip bir avuç toprağı yere bırakmıştı. Ondan sonra Berke hayatına biraz daha çeki düzen vermiş. Hayır hasenat işlerinde koşturmaya başlamıştı. Okulu bitirir bitirmez Pelin ile evlenmiş ve bu evlilikten ikiz çocukları olmuştu. Sosyete çevresinde parmakla gösterilen bir çift idi.

Konserin ilk kısmında klasik kemençe konçertoları çalındı. İlk kısmından sonra ara verilmişti. Arada Eylül Su, Berke, Pelin ve çocukları bir masada toplanmış, çaylarını yudumlarken, birkaç genç orada bulunanlara ücretsiz fırında sütlaç dağıtıyordu. Gençlerden biri gelip sordu.

  • Fırında sütlaç ister misiniz müessesemizin ikramıdır.

Eylül Su dudaklarını ısırdı. Ağlamamak için kendini zor tuttu. Ne zaman bir menüde fırında sütlaç görse bu ona Yusuf’u hatırlatıyordu ve göz yaşlarına pek hakim olamıyordu. Yusuf’tan önce ağlamayı beceremezdi adam akıllı ama sonra ne olduysa sanki o zamanında ağlayamadığı gözyaşlarını şimdi faizi ile birlikte ağlıyordu.

Konserin ikinci yarısı anons yapıldı. İkinci yarıda farklı farklı eserler icra edilecekti. Genellikle İncesaz’a ait olan eserlerden bir derleme yapmışlardı. Eylül ile başladılar. Sonra Kar adlı esere geçtiler. Kar adlı eserde Eylül Su gözyaşlarını tutamamış, ağlamıştı. Sonraki eser normalde Derya Türkan’ın bestesi olan Dilek idi ama önündeki nota defterinde farklı notalar vardı. İlk başta anlayamadı ne olup bittiğini lâkin yapacak bir şey yoktu. Çalmaya başladıkları zaman bu eserin ne olduğunu çıkardı. İncesaz’dan “Benimle Evlenir misin?”adlı şarkı idi. Eylül Su, daha önce hiç provasını yapmadığı bu besteyi icra ederken tüm dikkatini önündeki nota kağıdına vermişti.

Bir anda ışıklar söndü. Sahne spotu sadece Eylül Su’yu aydınlatıyordu ve de orkestra şefini. Orkestra çalmaya devam ediyordu. Orkestra şefi, koroyu yönetmeyi bırakmıştı ama orkestra çalmaya devam ediyordu. Şef, elini yüzüne götürüp, plastik maskeyi çıkardığı an Berke ve Eylül Su şoklar içindeydi. Evet doğru tahmin, orkestra şefi Yusuf’tan başkası değildi.

Yusuf konuşmaya başladı:

“Senin kalbinden sürgün oldum ilkin/ Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği/ Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin yortuların dışında/ Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim/ Af dilemeye geldim affa layık olmasam da”

Eylül Su bir şey diyemiyor, için için ağlıyordu.

Yusuf konuşmaya devam ediyordu.

“Yıllar geçti saban ölümsüz iz bıraktı toprakta/ Yıldızlara uzanıp hep seni sordum gece yarılarında/ Çatı katlarında bodrum katlarında/ Gölgendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba…”

“Ey sevgili, en sevgili uzatma dünya sürgünümü benim…” dedi.

Bu deyişle beraber cebinden Kenan İline Mektuplar adlı kitabı çıkardı. Cümlelerin altı satır satır çizilmişti. Sayfalar gözyaşları ile yıkanmıştı adeta. Kitabı açtı, ortasından bir yüzük çıkardı.

“Benimle evlenir misin?”

Eylül Su büyük bir ikilem içinde kaldı. Kendisini altından neredeyse kalkamayacağı duygularla bırakan bu adama merhamet etmeli miydi? Ama O’nun bir suçu yoktu ki… Sonra aklına o ayeti kerime geldi: “Allah insana kaldıramayacağı yükü yüklemez.” Sonra başka bir ayeti kerime “Elbette her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” Bu iki ayeti kerimeyi okuyunca uzun zamandır çoraklaşmış gönlü, inşirah bahçelerine dönüştü. Bir anda kısık bir sesle “Evet” dedi. O evet der demez biraz önce fırında sütlaç dağıtan gençler sahnenin ortasına bir masa getirdi. Yusuf, Pelin ile Berke’ye sahneye gelmelerini söyledi. O sırada yine sahneye bir nikah memuru teşrif etmişti. Yine aynı zamanda dua etmesi için de bir imam orada idi. Nikah onlarca kişinin önünde kıyılmıştı. Artık Eylül Su Geylani değil, Eylül Su Evliyazade olmuştu.

Konser salonundan ayrılırken tüm bu yaşananların şokunu atlatamayan Eylül Su, Yusuf’a sordu.

  • Neden böyle bir şey düzenledin? Ya hayır deseydim!
  • Hanım, eşinin evliya olduğunu unutma. Allah’ın izni ile bazı şeyleri sezebiliyoruz. Ayrıca böyle bir sürpriz düzenledim ki ne gelinlik masrafı oldu ne de takı masrafı… İnanıyor musunuz geçenlerde bir nişanlı çift takı yüzünden ayrılmış. Kız tarafı 15 bilezik istemiş. 15 bilezik demek 30.000 TL demek.
  • Yusuf, hikaye anlatmayı bırak da bunca yıl nerelerdeydin?

Berke de Pelin de bu sorunun cevabını merak ediyordu. Yusuf, Eylül Su’nun kulağına eğilip birkaç şey söyledi. Eylül Su, kahkaha atarak gülmeye başladı. Berke ve Pelin 7 yıl boyunca ilk kez Eylül’ün böyle güldüğünü görmüşlerdi. Eylül “Ben cevabımı aldım, artık sorunun bir hükmü kalmadı.” dedi.

Berke’nin aklına takılan başka bir şey daha vardı. Dayanamayıp sordu: “Bu fırında sütlacın önemi nedir?”

Yusuf anlatmaya başladı

  • Tatlı yiyelim tatlı konuşalım diye boş yere dememiş atalarımız. Her tatlının bir felsefesi vardır. Aşure tatlısı mesela, tüm farklıların bir araya geldiğinde aslında o kadar kötü bir şey olmadığını gösterir. Bu ülke, bu şehir bir nevi aşure gibidir. Bunca farklılıklarımıza rağmen güzel ülkeyizdir vesselam. Ben inanıyorum ki aslında o kadar da farklı değiliz. Hepimizin özü sözü bir. Her birimiz birer pirinç tanesi gibiyiz. Taşlarından ayrılmış. Kimimiz kırık pirinç kimimiz değil… Hepimiz bembeyazız aslında lâkin bir kara bulut dolaşıyor halkın üstünde. Tıpkı fırında sütlacın yanmış kısmı gibi. Ne gariptir ki yine o kısım lezzetini verir fırında sütlaca. Bir de içine böyle limon kabuğu ya da portakal kabuğu rendelendi mi bak sen şu güzelliğe. Hele bir de üstüne bademi kırıp kırıp dolaştırdın mı Aman Allahım!! Ayrıca fırında sütlaç hafif bir tatlıdır. Veganlar yemez ama ne yapalım. Tercih meselesi. Fırında sütlaç hafiftir insanı rahatsız etmez. Bir çok zıtlığı bir arada barındırdığı gibi bir çok birliği de bir arada barındırır. Kısaca fırında sütlaç bir yaşam tarzıdır.
  • Yusuf öyle bir anlattın ki canım çekti valla. Hadi hep beraber fırında sütlaç yemeye gidelim.
  • Tamam o zaman doğruca Hakikat Pastanesi’ne sür

Pelin’in aklına ise Yusuf’un neden bu kadar çok evliyayım diye vurguladığını sormak aklından geçti ki Yusuf konuşmaya devam etti.

  • Nasıl ki bir doktor, doktorluğun başlarında ben doktorum diye bir gururlanır, nefsi okşanır. Gün geçtikçe doktorlukta ilerledikçe ben doktorum demek ona pek de eskisi kadar nefsini okşamaz. Kalbinde en ufak bir şey hissetmez. Hani Abdülkadir Geylani’nin dediği gibi makama ulaşma meselesi.

Eylül Su ile Berke hiçbir şey anlamamışken, Pelin minik bir tebessümle yetindi. Hep beraber Hakikat Pastanesi’nin yolunu tutarken, Eylül Su Yusuf’un omzunda tebessüm ederek uyuyakalmıştı. Çocuklar ise arabaya biner binmez uyumuştu. O sırada dışarıda kar yağmaya başladı, radyoda da İncesaz – Kar çalmaya başladı. Yusuf tebessüm ederek gökyüzüne baktı. Mikail kankasının bu kıyağını unutmayacaktı. Eylül melodiyi duyunca mahmur bir sesle sordu: “En sevdiğin şarkı bu değil mi?” Yusuf şaşırmıştı. Kulağına fısıldayarak sordu “Sen nereden biliyorsun?” Eylül Su gözlerinin ta içine bakıp içten gülünce Yusuf anladı. Veda ederken Eylül’e eşinde olması gereken iki özelliği söylemişti. Biri kemençevi olması diğeri ise evliya olması idi. Eylül bu geçen süre zarfında kolayca evliya olmuştu (her ne kadar Yusuf gibi süper evliya olmasa da…) zira kadınlar evliya olmaya daha meyyal bir fıtratta yaratılmışlardı.

O geceden sonra geçen 7 yıl ne konuşuldu ne de hatırlandı. Çünkü Yusuf o gece, arkadaşlarının ve Eylül’ün bunu unutması için dua etmişti ve duası da anında kabul olmuştu. Hani mesajı atar atmaz mavi tıkın yanması gibi. Her ne kadar Abdülkadir Geylani Hz. leri kadar evliya olamasa da 3’lere kadar çıkmış hatta kutup olmayı bile zorlamıştı. Pelin’e kem gözlerle bakan ve zamanında Berke’ye açılamayan o kız bu sefer evlenmiş lâkin iş dünyasında kendinden başarılı kişilere kem gözlerle bakmaya devam ediyordu. Eylül Su ise kendinden takvalı birisi ile evlenmenin mutluluğunu yaşıyordu zira bu çok önemli bir faktördü. Yusuf hem kul hem de cool idi. Akademisyen olarak devam ettiği evliyalık hayatında birçok gence ön ayak olmuş, birçok şirket sahibinin hayır hasenat işlerine sımsıkı sarılmasını sağlamıştı. Allah Yusuf’ların sayısını artırsın. (Âmin.)

Beşinci Bölümün Sonu yani Fırında Sütlaç bitti.

sütlaç

TAG
RELATED POSTS
6 Comments
  1. Cevapla

    Men ene? Ve mâ ente?

    1 Temmuz 2015

    Sevgili tantuni,
    Allah kulluğuna kalemine güç versin, şu istikbal inkılâbâtı içinde en gür sedâ İslam’ın sedâsı olacak ve böyle güzel zihniyetler kurtaracak dünyayı. Kısacası İman power, sevap point, takva life gelmiş geçmiş en iyi koalisyondur.net ??

    • Cevapla

      Şahinzâde

      1 Temmuz 2015

      Teşekkürler ederim güzel temennileriniz için. Hayırlı ramazanlar 🙂

  2. Cevapla

    Bir arkadaş

    1 Temmuz 2015

    Her kesimden insanı hikayende böylesine birleştirebilmen çok güzel olmuş hele bir de fırında sütlacın anlamını anlattığın yer harikaydı. Sık sık yüzümde bir tebessüm vardı kimi zamansa kahkahalara boğuldum çok guzel mesajlar verilmiş hikayede. Ufak bir eleştirim var o da daha uzun olabilirdi diye düşünüyorum olaylar daha yavaş gelişebilirdi belki de. Ellerine sağlık çok keyifliydi 🙂

    • Cevapla

      Şahinzâde

      1 Temmuz 2015

      Teşekkür ederim güzel yorumlarınız için 🙂 Olayların hızlı gelişmesi biraz benim dikkatsizliğimden kaynaklandı. Arkası yarın içim üst limit 5 bölüm ben kafamda kurgularken 7 bölüm olarak kurgulamıştım sonra 4. Bölüm bittikten sonra fark edince bunu son bölüm hızlı gelişti :))

  3. Cevapla

    Gökçe

    23 Nisan 2016

    Her ne kadar yanlış anlamalara ( “elinde telefon ve sırıtırak birşeyler okuyorsan telefonun karşısında malum kişi vardır” yaftası) sebebiyet verse de sonuna kadar gülerek okudum. “Amann annee illa bi karşı cins ile mesajlaşınca mı tebessüm eder insan? Okuduğun bir yazı, bir karikatür veya durduk yere içinden geldiği için tebessü….. ” daha cümlemi bitirmeden ” hadi hadi bırak bu teraneleri” demesi ile kahkahayı bastım. Çok manidardı 🙂 paylaşmak istedim. Uzun lafın kısası fırında sütlaç tadında bir hikaye idi, ellerinize sağlık…:)

    • Cevapla

      Şahinzâde

      23 Nisan 2016

      Teşekkür ederim 🙂
      Sağolun güzel yorumlarınız için.

Bir Cevap Yazın