Bir Eflâtun Şemsiye Öykü

Bir Eflâtun Şemsiye – Bölüm I: Bülbül

By on 12 Ekim 2016

Hayal meyal hatırlıyorum o günü: “Masam dağınık, fikirlerim hercümerç olmuş bir durumda. Sınıfa giren okulun en yaşlı hocası masaya baktıktan sonra bana tebessüm ederek sesleniyor: “Sende Einstein zekâsı var.” Hocam ile birlikte ben de tebessüm ediyorum çünkü dağınıklığımdan ötürü daha önce hiç iltifata mazhar olmamıştım.”

Kafam yine çok dolu. Önümde iki defter duruyor: Kırmızı ve Mavi. Mavi defteri seçip rastgele bir sayfa açıyorum:

Bütün dünyaya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım;

Nihayet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.

Şehirden kaçmak isterken sular zaten kararmıştı,

Pek ıssız bir karanlık sonradan vadiyi sarmıştı.

Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl…

Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl

Muhîtin hâli “insâniyyet”in timsâlidir, sandım;

Dönüp mâzîye tırmandım, ne hicranlar, neden andım!

Akif’in ruhuna bir Fatiha okuyup dışarı çıkıyorum. Gece yürüyüşlerinde anlayamadığım bir gizem saklı. İnsan gönlü inşirahla doluyor, kendini daha hafiflemiş hissediyor. Kafamda “Bülbül” şiirinin dizeleri melodili bir şekilde zihnimde oradan oraya uçuşuyor. Karanlıkta attığım her adımda sanki kendi ruhumun en kuytu odalarına giriyorum.  Ne kadar yürüdüğümü hatırlamıyorum. Ay’ı görebilsem iyi olurdu belki hasbihal ederdim ama göremiyorum zira havada yağmurun sancısı var. Yollardaysa hiç kimse yok.

Geçmişte yaptığım hatalar aklıma geldikçe ruh âlemimde kıyametler art arda kopuyor. Kendi iç dünyama baktığım zaman; kansız, vicdansız, vefasız, serseri birisini görüyorum. Gerçi yakın arkadaşlarım bu durumu fark etmiş ve teselli veriyorlar bana lâkin diyemiyorum ki “teselliden nasibim yok, hazan ağlar baharımda.”

Sonunda Ihlamurlar Vadisi’ne geliyorum. Güleç yüzlü, başında örgü bere olan bir amca var. Adımlarımı duyunca bana bakmadan sol eliyle “gel” işareti yapıyor. Yanında duruyorum. Biraz sessiz kaldıktan sonra “keşke kendine bu kadar kıymasan, keşke diğer insanlara verdiğin değerin, iyi niyetinin binde birini kendine tanısan, keşke kendini bu kadar hâkir görmesen” diyor. Önceden çoğu kişiden duyduğum bu söz daha önce hiç bu kadar etkili olmamıştı.

Amcanın söylediklerini düşünürken dalıp gittim tâ ki gök gürleyene kadar. Aniden yağmur bastırdı. İlk başta hızlı hızlı yürüdüm fakat sırılsıklam olmaktan kaçış yoktu. Filhakika sırılsıklam olmaktan kaçış olmadığını anlayınca adımlarımı yavaşlattım, her bir yağmur damlasını farklı bir meleğin indirdiğini hayal ettim. Sonra aklıma Nahl suresinin 65. Ayeti geldi.

“Allah gökten bir su indirdi de onunla yeri ölümünden sonra diriltti…”

Sanki vücuduma çarpan her damlada harabeye dönmüş ruhumda çiçekler filizleniyordu. Bu bağlantıyı kurduğum zaman hasret kaldığım içten tebessümümle vuslatı yaşadım.

Yolun üstündeki su birikintisine eğilip kendi suretime baktım. Acaba kendi suretim bana bir şey hatırlatabilir miydi? Yüzümün yansıması, düşen damlalar sebebiyle tam belli olmuyordu. Tekrar yürümeye devam ettim. Sanki ıssız sokaklarda değil de mazideki başarı koridorunda yürüyorum. Gittikçe hızlanıyorum, adımlarım ışık hızına ulaştı ulaşacak ya da ben hayal görüyorum. İyi kötü ne varsa önüme dökülüyor adeta ahiret gününün demosunu yaşıyorum. Sonra birden bir eflatun şemsiye açılıyor ve uyanıyorum.

Oda arkadaşım sesleniyor, şiir defterimi okurken uyuyakalmışım. Odayı toplasan biraz diye sitem edip gelecekteki eşim için dua ediyor. Odada yetiştirdiğim güllerin yerini değiştirirken “gülü seven dikenine katlanır hafız ayrıca Einstein zekâsına sahip olmanın da bedeli dağınıklık” diyorum. “Hadi biraz dolaşalım bu sefer garip bir rüya gördüm” diye ekliyorum.

“Hacım yine ne hayatında ne rüyanda görmediğin bir kızın annesini rüyanda görmüşsen ve sana kızına açılmasını söylemişse lütfen anlatma.”

“Çok asil bir kadındı gerçekten, ya şeytanın bir oyunu bu ya da kadın ermiş” deyip rüyamı anlatmaya başlıyorum. Sonra günün 24 saati açık olan kafeye gidip oturuyoruz. Einstein’in görelilik ilkesini günlük ilişkilere uygulanıp uygulanamayacağını tartışırken, arkamızda oturan kız; istemeden kulak misafiri olduğunu ancak tespitlerimizi beğendiğini söylüyor. Pek dikkat etmiyorum, yüzüne bile bakmıyorum. Kız masadan kalkıyor, görmüyorum ama biliyorum. Dışarıda yağmur yağıyor, sesini duyuyorum. Sonra bir şemsiye açılma sesi geliyor, istemsizce kapıya bakıyorum. Kız, eflatun şemsiyesi ile kafeden uzaklaşıyor. Bir anlık şaşkınlıktan sonra arkasından koşmaya başlıyorum.

  1. Bölümün Sonu

TAG
RELATED POSTS

Bir Cevap Yazın