Bir Eflâtun Şemsiye Öykü

Bir Eflâtun Şemsiye – Bölüm IV: Bahçe

By on 17 Ekim 2016

Hayal meyal hatırlıyorum o günü: “Lise yıllarımda yine buhranlar sarmış dört bir tarafımı. Yağmurla karışık fırtına ardı sıra deviriyor çöp tenekelerini. Herkes bir taraflara doğru kaçışırken ben usul usul yürüyorum kantine doğru. “İçimde kopan fırtınaların yanında bu fırtına ne ki?” deyip tebessüm ediyorum.”

Bir eflatun şemsiye onca paltonun arasında tek başına duruyordu. Artık zaman öylesine yavaş geçiyordu ki… Kum saatinden kumlar öylesine yavaş düşüyordu ki… Sanırsınız yer çekimi kanunu kısa bir süreliğine mülga edilmiş.

Sürekli etrafı kollayan gözlerim bir ipucu arıyor ancak bulamıyordu. Belki de o eflatun şemsiye başka birisine aitti. Belki hiç kimseye ait değildi. Belki de ben şemsiyeleri artık eflatun olarak görmeye başlamıştım. Tüm olasılıklar sağanak yağmur gibi zihnime doluşurken, Ankara’nın alt geçitleri gibi benim de mantık yürütme sistemim çökmüştü. Kendimi olasılıkların kucağına bırakmıştım.

En sonunda etkinlik bitti. Yerimden kalkıp askılığı daha rahat görebileceğim bir yere oturdu. Avını bekleyen bir kaplan misali bekliyordum. O sırada birisi bana seslendi. “Sayın Yağmur, lütfen buraya gelebilir misiniz?”  Kulüp başkanı, Haydar Ergülen’in yanında idi ve ikisi de bana bakıyordu. Bir an tereddüt ettikten sonra yanlarına gittim. Kapıya bakacak şekilde yanlarında durdum. Haydar Bey, kızı Nar’a dair birtakım soruları cevaplıyordu. Bir an bana döndü ve dedi ki “Duyduğuma göre Efendiler Gazeli’ni çok güzel okuyormuşsunuz, benim için de okuyabilir misiniz?” İlk başta heyecanlandım, hafif kekeledikten sonra okumaya başladım.

“… biz hiç olmaz mıyız âşık, olduk efendim.” dedikten sonra askılığa baktığımda eflatun şemsiye yerinde yoktu. İster istemez telaşa kapılmıştım. Müsaadelerini isteyip çıta gibi fırladım salondan. Koşar adımlarla merdivenlerden indim. Dışarıda yağmur başlamıştı. Kapının ardından baktım. İşte bir kız eflatun şemsiyesi ile narince yürüyordu. Sanki yağmur damlalarını incitmek istemiyormuşçasına.

Arkasından koşmak istedim. Yapamadım. Seslenmek istedim. Yapamadım. Beni peşinden sürükleyen bu serüvenin bitmesini içten içe istemiyor muydum yoksa? Ben bu düşüncelerle boğuşurken kız gözden kaybolup gitmişti.

Odaya gider gitmez kendimi yatağa fırlattım.

Rengârenk güllerle, erguvan ağaçlarıyla bezenmiş bir bahçedeyim. Yanımda ise malum abla. Sessizce bahçeyi dolaşıyoruz. Pembe renkli güllerin kokusu beni can evimden vurunca soruyorum. “Bu hangi gül zira ben de gül yetiştiriyorum ama bunu görmedim daha önce” Abla tebessüm ediyor: “O güllerin şahı olan Isparta Gülü’dür.” Sonra tekrardan sessizlik oluyor ve yavaş yavaş yürüyoruz. Sonra durup soruyor bana: “Neden açılmadın zira goncalar açılmaya gebe değil midir?”

Bilmiyorum, diyorum. Aslında biliyorum, korkuyorum. Neden korktuğumu bilmiyorum. Hep bir hedef olarak kalması beni daha mı mutmain ediyor, bilemiyorum. Belki de gerçekten istemiyorumdur. Bilemiyorum.

“aşk kalbi olanlar içindir, korkaktır/ bir güvercin kadar kalp taşıyanlar, zira incedir” diye cevapladı abla beni. Sonra devam etti: “kimse gecesinden bir aşk bağışlamaz/ kimsenin kelimeler kuyusu olan kalbinden de toplanmaz aşk”

Dizelerle bana cevap veriyordu. Bense sükût etmekten başka bir şey yapamıyordum. En sonunda dedim ki “Gelecek çok meçhul ne olacağı belli değil ki… Belki bu işleri toptan kadere bırakmak gerek” Bu sefer kaşlarını biraz çatarak sert bir tonda:  “Aşka dair azmin neye bilmem ki süreksiz?/ Kendin mi senin, yoksa sevdan mı yüreksiz?” dedi.

Bu beyitin ardından abla yanımdan kaybolup gitti. Ben de başıboş şekilde yolları çatallanan bahçede dolaşırken kayboldum. Bahçe adeta labirent gibiydi. Tam ümidimi yitirdiğim anda başında bere olan bir amca gördüm. Bu amcayı bir yerlerden hatırlıyordum. İyice yaklaşınca tanıdım, bana “kendimi yıpratmamam” için öğüt veren amca idi bu.

Amca konuşmaya başladı: “Bana hocam demişti ki: “Aşk bizzat ruhta oluşur ve şüphesiz en değerli aşk, yüce Allah’ın aşkında buluşup birleşenlerin aşkıdır.” Şimdi sen de aşk ile sev. Aşk ile dünya bağlarından arın. Ne demiş bir bilge: “Aşk seni çağırdığı zaman, onu izleyin… Yolları zorlu ve dik olsa da.”

Sonra kayboldu. Ben yine yapayalnız kaldım. Allah’tan vaaz vermedi. Bahçede dolaşmaya devam ederken gül toplayan bir kız gördüm. Kız kafasını çevirip bir baktığı zaman… Gözleri birden İstanbul oldu. Zemin altımdan kayıp gitti. Semadan İstanbul’a doğru düşerken, martılar omuzlarıma konuyordu. Kız Kulesi’ne doğru düşüyordum.

O düşme hissi ile uyandım. Benim bu fırtınalarla boğuşan ruhum, yaşamaktan yorulmuyordu. Dışarıda iplik iplik yağan bir yağmur vardı. Biraz yağmur kimseyi incitmez deyip dışarı çıktım. Yine bir banka oturup müzik dinleyip içimden gelenleri deftere dökecektim. Favori bankıma doğru yaklaştığım zaman… O erguvan ağacının altındaki banka yaklaştığım zaman… Orasının boş olmadığını gördüm. Birisi eflâtun şemsiyesi ile o bankta oturuyordu.

  1. Bölümün Sonu

 

TAG
RELATED POSTS

Bir Cevap Yazın