Bir Eflâtun Şemsiye Öykü

Bir Eflâtun Şemsiye – Bölüm III: Mektup

By on 14 Ekim 2016

Hayal meyal hatırlıyorum o günü: “Gecenin bir yarısı halı sahanın etrafını tavaf ediyorum. Emektar gri paltom ile İzmir’in ayazına meydan okuyoruz. Derken üstüme bir ağırlık çöküyor, altında eziliyorum. Kalem ve kağıda sarılıp şiirlerle bezenmiş bir mektup yazıyorum. Alıcısını bilmediğim bu mektubu zarf yerine bir cam şişenin içine koyup Ege Denizi’nin kucağına bırakıyorum.”

Sevgili dost, bu mektuba neden üç noktayla başladığımı asla bilemeyeceksin!

Yüreğimde konaklayan duyguların sancısını hiçbir zaman hissedemeyeceksin.

Zaman ruhumu darmaduman ediyor. Ağlamak istiyorum sevgili dost… Sinem çatlayıncaya kadar ağlamak istiyorum. Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar kadar yalnızım sevgili dost…

Kırgınım, saçılmış bir nar gibiyim… Rüzgâr saçlarımı savuruyor. Kainat üstüme üstüme geliyor ve ben hüznün ve hüsranın pençesinde can çekişiyorum.

Kolunun, bacağının morardığı olmuştur sert bir darbe alınca elbet… Peki ya kalbinin? İşte benim kalbim mosmor, eflâtun bir kalbe sahibim desem mübalağa etmiş olmam. Gönlümün her köşesi her mevsimi darbelerden geçilmiyor. Yüreğimin acısını ne yağan kar, ne de plakta çalan Kar dindirebiliyor. İdrakimi saran kabuk kırılıyor da kırılıyor.

Eflâtun yağmurlar yağdırabilir misin gökyüzünden sevgili dost? Çevremdeki insanların “ya M. neden bu kadar üzgünsün” diye sormasından da bıktım. Kederliysem kederliyim niçin diye sormasınlar. Belki de bir damlacık göğsünde bir umman huruşan olan bülbülle bir yakınlığım var size ne… Değil mi?

Âh sevgili dost… İnsanlar başkaları için üzülmeyi garipsiyor artık. Etrafım yangın yeri, her yerden duman tütüyor. Âh gözyaşlarımla bu yangını bir söndürebilsem fakat bırakın bu yangını kendi içimdeki yangını dahi söndüremiyorum ki…

Bu dünyada her şey olabildiğine çirkin gözüküyor… Ben bu çirkin dünyada annemi çok özledim. Kapaklı aynamı çıkarıp açıyorum… Kendime değil, kapağın içinde vefat eden annemin fotoğrafına bakıyorum. Bazen kendime de bakıyorum, anneme benziyorum. O vefat ettiğinde ben çocuk yaştaydım. Son bir kez tebessüm etti ve ellerimi sımsıkı tuttu. Hâlbuki annemin inci kolyelerle süslü boynuna ölüm hiç yakışmazdı ki… Ayrıca ne garip fakat hakikaten ne garip ki anneler ölürken dahi çocuklarının ellerini bırakmıyorlar. Annemin resmi yılların darbeleriyle sararmış, kim bilir belki ben de sararmış eski fotoğraflarda kalırım.

Bu satırları yazarken yağmur yağmaya başladı. Eflatun değil ama olsun bu da bir şey sayılır. Gerçi aynı gökyüzü, aynı keder, değişen bir şey yok ki gidip yağmurun altında eflatun şemsiyemle durayım.

Şimdi tüm sözcükler iğreti geliyor, neyi nasıl anlatayım bilmiyorum. Zamanın ve ölümün sebep olduğu acıyı ancak ve ancak ve sadece o ikisinin geçirebilmesi… Derdime aradığım dermanın yine bizatihi derdim olması…

Belki de ilkbaharı kalbinde taşıyan kış misali, yaşadıklarımız da kalbinde bin bir güzellik taşıyordur.

Ayrıca artık ve nihayet gönül rahatlığıyla sorabilirim: Nasılsın?

Mektubu birkaç defa okudum. Baş harfi “M” olan birisini arıyordum. Büyük bir ihtimal bizim okulda okuyan baş harfi “M” olan birisini bulmam gerekiyordu. O sırada uzaklardan birisi seslendi: “Yusuf, gelmiyor musun etkinliğe?” Soruyu duymamla birlikte kafamda şimşekler çaktı. “Askıda Mektup” etkinliğinden sonra öğle arasında Madımak’ta hayatını kaybeden şair Behçet Aysan’ın anısına bir etkinlik vardı. Haydar Ergülen bize “elem doktoru”nu anlatacaktı. Aklıma şu dizeleri geldi hemen: “Uzun bir yolculuğa hazırlanan/ yalnız bir yolculuğa./ çünkü beyaz bir gemidir ölüm/ siyah denizlerin hep/ çağırdığı/ batık bir gemi”

Okuduklarımın ağırlığından olsa gerek oturduğum banktan zar zor kalkabildim. Etkinlik T Binası’nın 3. katında bulunan C Blok Amfi’de olacaktı. Merdivenlerden ağır ağır çıktım. Kapının girişinde kulüpten arkadaşlar gelenlere etkinliğe dair kitapçık veriyorlardı. Bir tane alıp, orta sıranın ortalarında bir yere oturdum. Sunucu, kulüp başkanını takdim etti, başkan konuştu, o da Haydar Ergülen’i takdim etti. Meşhur gözlüğü ile geldi Haydar Ergülen. Şiirden konuşuyordu, şiir gibi konuşuyordu.

Bir ara “… mesela dört eflatun şiir…” dedi. Sonrasını hatırlamıyorum. Kitapçığı hızla açıp heyecanla baktım: “Bir Eflâtun Aşk” şiirini gördüm. Gözüm istem dışı olarak salonu aradı ama hiçbir şey hiçbir iz göremiyordum. Sonra askılıkların olduğu yere baktım, onlarca siyah, gri paltonun arasında bir tane eflâtun şemsiye yapayalnız duruyordu.

  1. Bölümün Sonu

TAG
RELATED POSTS

Bir Cevap Yazın