Denemeler

Hayat Bir Uçurtmadır

By on 27 Mart 2016

Hayat bir uçurtmadır ellerimden kaçıp giden. Hepimiz çavdar tarlasında uçurtmalarımızı uçuruyoruz peşi sıra. Ucu bucağı olmayan bu tarlada, benim bulunduğum dönümde fırtına esmeye başlıyor. Bu şiddetli fırtınada kaçıp gidiyor uçurtma ellerimden. Yakalamak için koşuyorum arkama bakmadan. Koştukça yoruluyor, yoruldukça susuyorum. Ne vakit ki bir yudum su içmek için kuyuya yaklaşsam, kuyunun içine düşüyorum. İlkin, beni kurtarın diye bağırmak istiyorum olmuyor. Benden önce kuyuya düşenleri hayal ediyorum. Ne zaman kuyuya dair bir şey düşünsem kuyu daha da içine çekiyor beni. Üstümdeki kanlı gömleği fırlatsam belki kokumdan birileri beni tanır diye ümit ediyorum, yapamıyorum. Dışarıdan sesleri duyuyorum lâkin cevaplayamıyorum. Belli bir süre sonra kuyudan çıkacak gibi oluyorum ama alıştığımdan çıkmak istemiyorum. Her ne kadar kuyu karanlık olsa da birçok şey için gece niteliği görüyor. Setrediyor bütün ayıplarımı ve kusurlarımı. Bir sorunla karşılaştığım zaman; cevap belli: kuyudayım.

Tam ümidimi kaybetmişken, kuyuda yerleşik hayata geçecekken… Kuyunun başında bir çift gözün bana baktığını görüyorum. Sonra o gözler mıknatıs gibi bedenimi çekip kuyudan dışarı çıkarıyor. Gözlere dikkatlice baktığımda içeride bir ayna görüyorum. Aynada ise benim uçurtmama neredeyse tıpatıp benzeyen bir uçurtma. İşte o zaman hatırlıyorum neden bu uçurtmayı uçurmam gerektiğini. Neden bu tarlada olduğumu. Ruhumu çamların kokusu kaplıyor tekrardan. Bu koku ben bir gaflet uykusundan uyandırıyor. Sözümü hatırlar hatırlamaz, gaflet uykusundan uyanır uyanmaz, elimde bir sızı hissediyorum. Uçurtmayı kaçırdığıma mı yansam, bıraktığı acıya mı bilemiyorum. Kaçıp giden uçurtmanın ipi elimde boydan boya bir yara açmış. Daha sonra insanlar, ipin bıraktığı bu ize kader izi diyecekler…

Şimdi garip geliyor tarlanın üstünde uçurtmasız bir hâlde bulunmak. Kaçıp giden uçurtmanın ardından hayıflanmak ne işe yarar ki? Ne yapacağım manasında tekrar o iki gözü ararken, ben tekrar kuyuya düşüyorum. Bu sefer düştüğüm kuyu çok daha farklı. O zaman anlıyorum, diğer kuyunun aslında abarttığım kadar derin olmadığını. Bunu idrak ettiğim zaman kuyuların sırrını çözüyorum. Rüya tabiri yapamasam da rüyalarıma giriyor Yusuf Peygamber. Kuyuların içinde keşfe çıkıyorum.

Önümde üç yol var ve ben üçüncüsünü seçiyorum. Ziller çalıyor. Deniz kenarında bir bankta oturmuş buluyorum kendimi. Elimde bir takvim üstünde yazan ise ahsen-i takvim*. Kim bilir kaç sayfası yırtıldı bilmiyorum. Lâkin artık tekrardan hatırlıyorum neden uçurtmayı uçurtmam gerektiğini. Küçük bir çocuk geliyor bana balonunu veriyor, henüz uçurtma uçuracak yaşta değil belli ki.  Balonu tutar tutmaz uçmaya başlıyorum. Duru bir görüş kazanıyorum irtifa kazandıkça, her şeyin yerli yerinde olduğunu, dünyanın ağır ağır döndüğünü, ırmakların sakin sakin aktığını, aynı gökte uçmalarına rağmen kargaların dünyasının farklı şahinlerin dünyasının farklı olduğunu görecek bir bakışa sahip oluyorum.**

Sonra tarlaya iniyorum tekrardan, iyiliğe yakın kötülükten uzak bir şekilde zeytin ağacının altında oturuyorum ve ondan beklemeyi öğreniyorum. Sonra ceviz ağacının altına geçiyorum ondan da vuslatı öğreniyorum***. Nar ağacı beni bekliyor, son dersi vermek için. Lâkin ilk iki dersin gereğini yerine getirmek için vuslatı bekliyorum. Kim bilir belki birisi gelir de uçurtmasını paylaşır benimle, hem iki elle daha sıkı sarılır kaçırmayız onu ve ebediyen uçurup gideriz. Ve de nar ağacından aşk dersini belki birlikte tahsil ederiz.

 

 

*ahsen-i takvim: insanın, yaratılışı itibarıyla olabilecek en güzel kıvamda, en mükemmel surette yaratıldığını ifade etmek için Kur’anın başvurduğu kavram. (kaynak: ekşi sözlük)

** cümlenin aslı Nazan Bekiroğlu’na ait olmakla birlikte, cümle, hikâye içinde Muhammed İkbal’in sözü ile birleştirilip yazıya uygun olacak şekilde yeniden yorumlanmıştır.

***ağaçlar ve verdikleri derslere ilişkin bkz. Ağaçlar Gazeli – Haydar Ergülen

 

 

TAG
RELATED POSTS

Bir Cevap Yazın