Denemeler

Gece Gece Karalamacalar

By on 9 Nisan 2016

Yazdığım her cümlede daha da boğuluyorum.

Karşımda yüzlerce kitap duruyor bir kütüphane rafında. Ben ise bulunduğum katın arka tarafında oturmuş, ders çalışmaya çabalıyorum. Çaba o kadar enerjimi alıyor ki ders çalışmaya kalmıyor. Sağımda solumda önümde arkamda çalışan insanlar var. Neden? Niçin çalışır insan? Derslerimize çalışmak, öğrenci için yükümlülüktür. Bu yükümlülük bazen aileye olan sorumluluğumuzdan, bazen kendi öz benliğimizden kaynaklanır.

Ders çalışmak zorundayız çünkü iyi bir not ortalaması ile mezun olmamız gerekiyor. Gelecek kaygısı yine kendisini göstermeye başladı. Düşüncelerim, fikirlerim her şey tarumar oluyor. Tüm dünyayı değiştirebileceğimi düşündüğüm gecenin sabahına adeta bir ölü gibi uyanıyorum.

Çantama laptopumu, üç farklı defterimi ve de ilgili derse ait gerekli dokümanları koyup kütüphaneye geliyorum. Laptopu açıp başlıyorum çalışmaya, önemli gördüğüm yerleri önümdeki deftere kısa kısa not alıyorum. Arkadaşlara derste sorulan soruların çözümünü dahi soruyorum. İstekliyim anlayacağınız…

Kaybolan yıllarımı geri alamayacağım için son bir çaba ile belki diyorum, bu dönem not ortalamamı düzeltebilirim. Mantık evliliği yapmış birisinin boşanmadan evvel son çırpınışlarını damarlarımda hissediyorum.

Lâkin tüm bu debdebe bana manasız ve gereksiz geliyor. Kadir İnanır’ın sesini duyuyorum arkadan: “Atom fiziğine de mühendisliğine de lanet olsun…” Pencereden bakıyorum cidden Kadir İnanır burada mıydı diye? Değilmiş. Uykusuz geçen gecelerin ardından hayal ve gerçek aynı potada eriyor. Sonra ekrana bakıyorum, ekranda Zeki Müren var ve beni görüyor. Evet, beni görüyor ve diyor ki “Âh bu sınavların gözü kör olsun.” Olsun vallahi yeminle bıktık, diyesim geliyor, diyemiyorum çünkü kütüphanede sessizliğin karşı konulamaz bir otoritesi var.

Hava almaya çıkıyorum, dışarıda insanlar bir hareketlilik içinde. O an zihnimdeki bohçacı kadın, tüm pişmanlıklarımı teker teker önüme seriyor. Tüm bu zihnimdeki karmaşayı susturmak için müzik dinliyorum. Yusuf Cat Stevens’tan Father & Son’u dinliyorum ki sonuçta daha genciz falan hata yapma payımız var şairin dediği gibi Adem dedemizden kalan.

Tüm bunlar çare olmuyor, galiba diyorum başaramayacağım. Onca çabamın, fedakârlığımın karşılığını alamayacağım. Kendimi maratonu uzun süre en önde götüren ama sonra sebepsiz yere duran belki geriye doğru koşmaya başlayan bir atlet gibi hissediyorum.

Saçları dökülmüş, sakallı bir amca yanıma geliyor. Kaşları hafif çatık. Ne diyecek ki derken başlıyor konuşmaya dahası fırçalamaya: Ey dipdiri meyyit! ‘iki el bir baş içindir.’ / Davransana… Eller de senin, baş da senindir!/ His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?/ Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin./ Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki, süreksiz?/ Kendin mi senin, yoksa, ümidin mi yüreksiz?”

Tek diyebildiğim şey haklısın oluyor. Sonra kütüphaneye geri dönüyorum. Önümde yığınla sayfalar… Çalışmam lazım biliyorum, zaten her şeyin bilincinde olup da yapamamak beni bu duruma sokan. Her şeyi anlayıp da bir şey yapamamak ve bir şey yapmama hissine sebep olan temel duyguyu bulamamak canımı sıkıyor.

Bari diyorum bir şeyler yazayım, en azından kendi kendimle hasbihal etmiş olurum. Belki diyorum bu yeis bataklığından çıkar kurtulurum ama…

Yazdığım her cümlede daha da boğuluyorum.

TAG
RELATED POSTS
2 Comments
  1. Cevapla

    Gökçe

    16 Nisan 2016

    Kaleme bu denli hakimiyetim olsaydı ‘ bunu ben yazdım’ diyebilirdim. Duygular o kadar benden, düşünceler o kadar içten… Çok beğendim:)

    • Cevapla

      Şahinzâde

      16 Nisan 2016

      Güzel yorumlarınız için teşekkür ederim 🙂

Bir Cevap Yazın